4 Temmuz 2013 Perşembe

Kütüphaneler - Çocukluğum, Gezi, Valdes...

Hafızamdaki  ilk kütüphaneler , açık yeşil ve ahşap rengi iki kütüphane.  Açık yeşil olan diğerine göre daha kısa, ahşap renkli olansa diğerine göre  daha eski. 
Havuz problemi gibi oldu ama, anlayacağınız ikisi de çocukluğumun kütüphaneleri :)

Çocuk  kitaplarına ve çocuk boyuna daha uygun olan  ağabeyimlerle paylaştığım “bizim” odamızda, babamın kütüphanesiyse “onların” odasında dururdu.

By G.D.

Babamın mesleğinden dolayı o kadar çok yere tayin edildik,  o kadar çok taşındık ki bu kütüphanelerden eski olan bu taşınmalara  fazla dayanamadı ve bir yerden sonra kırıldı, gitti.  Babam da hemen, kendisinin tasarladığı, metalden rafları ve rafları tutan yuvarlak metal boruları olan  ama taşınma esnasında tamamen birbirinden ayrılabilen portatif bir kütüphane yaptırdı kendisine.  Senelerce de o kütüphane onların yatak odasında yer aldı. Şimdi de ağabeyimin evini süslüyor...

Belki de, o zamanlar, evler sobalı olduğu için sobaların olduğu odalardan birine konulurdu kitaplıklar.  Salona yerleştirilmiş  güzel bir kütüphane hiç de alışageldiğimiz bir şey değildi o günlerde.
O nedenle bir kuralmışçasına bilinç altıma işlemiş olmalı ki evlendiğimde kaloriferli bir eve taşınmamıza rağmen kütüphaneyi salona kurup kurmama konusunda sıkı bir tartışma yaşanmıştı evde.   
 “ Salonda da  kütüphane mi olurmuş canım,  arkadaki oturma odasıdır onun yeri “  savını cansiperane savunduğumu çok iyi hatırlıyorum.
Ne saçma, ne kalıp bir düşünceymiş meğerse.
Şu  andaki fikrimse  kütüphanenin salonda ve en geniş duvarda yer alması yönünde.  Hatta  salon yetmez  her odada  evin  her yerinde küçüklü büyüklü kütüphaneler olmalı. 

Kitaplarımın ilk sayfasına da alındığı yeri  ve tarihini  not ederim.  
Hangi sene alıp okumuşum  ve  nereden almışım ?
İlk sayfanın sağ üst köşesinde yazan tarihe ve not aldığım şehir ya da mekana tekrar baktığımda yeniden hatırlarım o günde yaşananları. 

31 Mayıs , 11 Haziran 2013  gibi tarihleri nasıl bir kenara yazıp,   nasıl hiç unutmayacaksak.
Son zamanlarda ülkenin içinden geçmekte olduğu olağanüstü durumda zihnimize bir sürü şey  kazıldı.  Yaşananlar, ortaya çıkan ortak bilinç, her gruptan  farklı insanın, gençlerin 
Gezi Parkı’nda birlikte barış içinde yaşamaları  ve  Gezi Parkı’nın efsaneleşmesi.
Gezi  Parkı’na giden yiyecek , içecek, ilaç desteği , onların ücretsiz bir şekilde  paylaşılmak üzere bir duvara sıralanmaları daha sonra da revirde  ya da bazı masalarda  isteyenlere dağıtılmaları.  Destekçi gönüllüler, çalışan gönüllüler  herkes bir arada. 

Sonra bütün bunların ardından gelen  kütüphane kuracağız kitap desteği istiyoruz çağrısı.
Dünyanın  ilk gönüllüler tarafından oluşturulmuş park  kütüphanesi olsa gerek, Gezi Parkı Kütüphanesi. 
Keşke hep orada kalabilseydi. Keşke,  parkın başka köşelerine de yayılabilseydi.  Parkın içinde, burası salon, burası arka oda  gibi bir sıkıntı da yaşanmazdı nasılsa...
Çok ütopik gibi gözükse de bakarsınız  bir gün olur.
Son zamanlarda yaşadığımız her şey olumlusuyla, olumsuzuyla aklımıza gelir miydi ?  Yok artık olur mu böyle şey,  olur mu bu kadarı dediğimiz bir çok şey yaşamadık mı ?  Parkta da kütüphane mi olurmuş ?  Bakarsınız olur, olmadı mı ki?
Biraz bencilce olacak belki ama oradan bir kitap alıp ilk sayfasının sağ üst köşesine  
Haziran 2013 - Gezi Parkı / İstanbul,  yazmış olmayı çok isterdim.

Şimdi sizi yine içinden bir kitap çekip üzerine not düşemeyeceğim başka bir kütüphaneye götürmek  istiyorum.   
Pera Müzesi 21  Temmuz’a kadar muhteşem bir sergiye ev sahipliği yapıyor; çok etkileyici tablolar, mermer ve ahşaptan heykeller var.
İzlenmezse gerçekten kayıp olduğunu düşündüğüm bu serginin tamamı çok etkileyici olmakla birlikte beni en çok etkileyen bir duvar büyüklüğünde,  ahşaptan çalışılmış "Kitaplık" adlı eser.  
Raflarına baktığınız zaman o kadar doğal ki,  aynen evlerimizdeki kütüphanelerde yaptığımız gibi bazı kitapları dikey duranların üzerine yatay  koymuş sanatçı,  sıkıştırıvermiş yani oraya. 
İnsanın içinden, eline alıp sayfalarını aralayıvermek  geliyor .

Sonra gerçeğe dönüp bunların hepsinin birer ahşap parçasından oluştuğunu düşündüğünde de ayrı bir hayret, ayrı bir heyecan duyuyor insan . Nasıl çalışılmış bunca kitap,  nasıl düşünmüş ya da aslında içinden geliverdiği gibi nasıl yerleştirivermiş  kitaplığını sanatçı,  Manolo Valdes. 
https://www.youtube.com/watch?v=vruwVDjU17A

By G.D.

Öyle bir kütüphane ki kitaplarını  elime alıp okuyamadım, sayfalarını çeviremedim , yazarları kim bilemedim ama  hepsine  tek tek bakarken çocukluğuma babamın ahşap  kütüphanesine gidip  hayale daldım .
  “Bunlar babamın Varlık Yayınları olmalı,  yanındakiler de eski Hayat dergileri mi acaba ? “

“Peki,   yer olmadığı için kitaplarla raf arasına sıkıştırılmış olanlar?  Onlar da babamın resmi gazeteleri olsa gerek.  “  Niye saklardı bilmem ama saklardı işte. Sıkıştırılıvermişler oraya.
İçindeki kitapları  okuyamayacak, karşısında sadece hayal kurabilecek olsam bile bu kütüphane  salonumun duvarında olsa ne güzel olurdu.

Şiddetle tavsiye ederim görmenizi diye cümleme başladım ama “şiddet”  kelimesi irkilmeme neden oldu. Vazgeçtim; bu cümleyi yok sayın. 

 Şiddetle tavsiye etmiyorum ama mutlaka görün diyorum.

Sevgiyle ve hep sanatla kalın. 
G.D.  

16 Mayıs 2013 Perşembe

" Sessizlik "

Üniversite yıllarımda, bir yaz tatilinde, annemle  baba tarafımın yaşadığı Safranbolu'ya gitmiştik.  Amcam, dedemin öğretmenlik yaptığı, babamın da çocukluğunun geçtiği köyü, sonrasında da dedemin oda oda bölüştürerek tüm torunlarına miras bıraktığı evi görmemiz için bizi köye götürdü.
Akşam yemek sonrası konuşurken amcam “İçerideki dolapta babanın kitapları var, istersen onları al götür” dedi. Otobüsle gittiğimiz bu seyahatte onları taşımamız pek mümkün gözükmediği için “burada dursunlar sonra gelip alırım” demiştim. Sonra da üniversite bitti, iş hayatına geçildi, evlenildi, çocuk sahibi olundu derken biz senelerce köye gitmedik. Bundan 8-9 yıl önce babamın kitapları aklıma düştü. Onları gidip köyden alıp gelmeliydim. Ama,  hani aramanız gereken insanları uzun süre aramayıp arayı açarsınız sonra da isteseniz bile utancınızdan ve gelecek sitemlerden çekinip hiç arayamazsınız ya o duyguyla günlerce boğuştum.
Amcamı yıllarca aramamışım, bağları koparmışım ve şimdi de arayıp "babamın kitapları " diyeceğim,  olacak iş mi ? Bir de “ Ohoooo , kaç sene oldu gelip almadın,  ben de verdim o kitapları” derse korkusu eklenince, elim telefona gitti gitti durdu.

Sonuçta bir gün korkunun ecele faydası yok diyip telefona sarılıp köydeki amcamı aradım.
Yengem çıktı telefona. Haklı olarak “Ben Gülay “ tanıtımı yetmedi kadıncağıza, “ Kiimmm ??? “ diye bir ses yankılandı ahizeden. “Ben dedim Gülay. İstanbul’dan arıyorum . Yusuf’un kızı. “
Karşıdan soğuk, gayet durgun bir “Haa.. “ gibisinden yanıt beklerken , aldığım sıcacık ve heyecanlı “ Ne yapıyorsun sen ? Nasılsın ? Annen, kardeşlerin nasıl? “ soruları ve sanki, yeniden ortadan kaybolmamı engellemek istercesine “Dur dur ben amcanı vereyim “ le devam eden konuşma beni nasıl  rahatlattı anlatamam.

Ne kadar insan insandılar. Ne kadar yürekleri açıktı.  Hiç bir sitem, hiç bir kinayenin olmadığı, bıraktığınız yerden, bıraktığınız samimiyetle sizi kucaklayan sıcacık bir karşılama.
Telefonu amcam aldığında bu sıcaklıktan eksilen hiç bir şey olmadı, hatta çoğaldı diyebilirim. Onlardan aldığım bu sıcaklıkla “ Amca ben köye gelmek istiyorum  babamın kitaplarını almaya, hala duruyorlar mı dolapta ?” dedim.    “Duruyorlar tabii dedi ne zaman geleceksin ? “

Ne kadar açtı bizi görmeye. “ Gel gel tabii “ gibi geniş bir davet yerine doğrudan ne zaman geleceksin diye soruvermişti , bekleme gününü aklına yazabilmek için. Tamam dedim en kısa zamanda geleceğiz. Ağabeyimler, ben ve oğlum.

Bu konuşmadan sonra bir kaç hafta içinde toparlandık ve Safranbolu’nun yolunu tuttuk. Yıllardır görmediğimiz kuzenler, kuzen çocukları, aileye eklenmiş yeni gelinler, damatlar hep beraber bir kaç gün geçirdik.
Bir sabah da kalkıp köye gittik.  Ben ve ağabeyimler çocukluğumuzdan köy hayatına , köy evine, köy yollarına, yer sofralarına, yer yataklarına alışığız ama yanımızda öyle bir genç jenerasyon temsilcisi vardı ki bunlardan bi haber. O zamanlar 12-13 yaşında olan oğlum Derin.


Köydeki evin girişinde ilk katta amcamın hayvanlarını gördüğünde ilk şok orada yaşandı. Bunlar kedi değil, köpek değil hele Derin’e çocukluğunda aldığımız kaplumbağalar yanında evcillikle hiç alakaları yok ama insanlarla aynı çatı altındalar.

Sonrasında sabah çayları içildi ve köyde dolaşmaya çıktık. Amcam bize köydeki bağları göstermek istiyordu. Tek başına tüm bağlara bakamıyordu “artık buralara yetişemiyorum” diyerek yukarı bağları gösterdikten sonra kendi eserini göstermek için bizi alt bağa götürdü. Orayı kendisi ekip üzümlerini yetiştiriyordu.  
Sonra hadi siz kendiniz gezinin ben biraz ineklere bakayım diyip gitti. Biz bağın içinden biraz daha aşağıya inip kayaların üzerine oturup karşıdaki dağları, yamaçları seyretmeye başladık.
Dördümüz de sözleşmişçesine birbirimizle konuşmayıp dalıp gittik, gözümüze hiçbir sınır koymayan muhteşem doğaya bakarak.
Hafiften de bir rüzgar esiyordu ama açık havada olmasına rağmen çıt çıkmıyordu. Çook nadir arada köyün sarı kızlarından birinin boynundaki çan sesi uzaktan geliyordu kulağımıza, o kadar. Bu sessizliği bozmayı hiç birimiz istemedik ki uzun süre orada öyle kaldık.

Sonra eve döndük. Öğlen yemeği hazırlandı. Yemekler, yufkalar her şey siniye konuldu ve yer sofrası kuruldu. Hepimiz etrafına oturduk oturmasına da aramızda ki genç jenerasyon temsilcisi 1-2 dakika sonra kıpırdanmaya başladı haklı olarak; bir türlü bacaklarını nasıl toparlayacağını, nasıl yerleştireceğini bilemeden. Bu sıkıntıyı çok gün yüzüne çıkarmak istemediği için de kibarca “ ben doydum kalkabilir miyim” diyerek bence aç olarak kalktı sofradan.

 Akşamüstü amcamlarla vedalaşıp, babamın kitapları ve kitapların arasında bulduğum , dedemin, babam Kastamonu lisesinde yatılı okurken ona yazdığı 1943 tarihli bir mektupla birlikte yola koyulup Safranbolu’ya kuzenlerin yanına geri döndük.
Galiba üçümüzün de en çok merak ettiği Derin’in köy hakkındaki düşünceleri , en çok neden etkilendiğiydi.
"Nasıl buldun? Beğendin mi?" sorularından sonra "Peki en çok neden etkilendin?" dediğimizde verdiği yanıt 12-13 yaşındaki bir çocuk için bence en etkileyici yanıttı. 
 “SESSİZLİK” dedi.
İstanbul’un gürültülü keşmekeşinde doğup büyümüş bir çocuk için o ana kadar hiç karşılaşmadığı sessizlik...
O zaman ben de evet orada gerçekten“sessizliğin sesi “ vardı diye düşündüm.

Geçenlerde Pera Müzesindeki film etkinlikleri ile ilgili “Antonioni, Sessizliğin Gürültüsü 

27 Nisan – 25 Mayıs” başlıklı elektronik posta geldiğinde "Sessizliğin Gürültüsü" bana yukarıdaki hikayeyi hatırlattı. http://www.peramuzesi.org.tr/images/2013/04/pera-film/AntonioniBro_edit.pdf

Sessizliğin sesini İstanbul’da duymak zor. Ama müzelerin sessizliği ve bu sessiz ortamda baktığınız tabloların içinde kaybolup gitmek belki size biraz soluk aldırır.

18-24 Mayıs Müzeler Haftası.
Müzeler bu haftaya yönelik özel etkinlikler yapıyor.
Pera Müzesi 18 mayıs Cumartesi gecesi  19:00-24 saatleri arasında , 21 Mayıs Salı günü ise gündüz saatlerinde ziyaretçilere açık ve ücretsiz.  https://www.facebook.com/events/258152727664305/

Bugünleri kaçırırsanız da 21 Temmuz'a kadar sürecek olan Manola Valdes sergisini gezmenizi  özellikle tavsiye ederim.  Biraz fazla zaman ayırıp  sergi katındaki 1-1.5 saatlik filmi izledikten sonra gezerseniz de eminim bir kez daha gidip iyice içinize sindirmek isteyeceksiniz.

Sakıp Sabancı Müzesi de 21 Mayıs Salı günü 10:00 – 22.00 saatleri arasında tüm ziyaretçilere ücretsiz giriş imkanı sunuyor.
http://muze.sabanciuniv.edu/sayfa/ucretsiz-muze-gunu

İstanbul Modern'i de 18 Mayıs Cumartesi saat 22:00  ye kadar ücretsiz gezebilirsiniz.
http://www.istanbulmodern.org

Benden söylemesi, seçim sizin. 

Sevgiyle ve hep sanatla kalın. 
G.D.  

30 Nisan 2013 Salı

"Yarın Yurda Dönerim !"

Bilmem sizde de var mıdır?  Ben bazen, turist gibi hissetmeye pek meyilli bulurum kendimi. Özlerim o halimi. Özgürce, arkamda bırakıp gitmek isterim belki bir şeyleri. 
Ayağımda rahat bir ayakkabı, üstümde kot pantolon ve rahat bir bluz,  sırtımda da bir sırt çantam varsa,  cebimde uçak bileti olmasada girerim havaya. 
Bu akşam da turisttim ben İstanbul'da. 
Daha önceki yazılarımdan birinde ( Pera-Karaköy, Tünelin İki Ucu) bu turist hissimden bahsetmiştim size. 
Gerçek  turist olduğum yerlerde de  tarihi opera ya da konser salonlarında muhakkak bir şey izlerim.


(The Metropolitan Opera)
By G.D.
         
By G.D.








                                                

O durumlarda izlediğim, dinlediğim eserden öte o mekanı görmek, orada bulunmak, orada soluk almış olmaktır hedefim , bir gün “ben de oradaydım” diyebilmek için. 

Geçen ay New York'ta,  Carnegie Hall’da gittiğimiz konser salonunda şapkamı düşürdüm. 

Ertesi gün oğluma: “Biliyor musun bir çok kişi çocuğunun göbeğini  ileride onun gitmesini istediği okulun bahçesine gömer, ben de çok sevdiğim bu şapkamı  Carnegie Hall’da kaybetmiş  olmaktan çok mutlu oldum doğrusu, sanki oraya gömmüşüm gibi.” dedim. 

Şaşkın bakışlarını fark etmemek  imkansızdı.        “Eminim anne, bir gün o sahneye sen de çıkarsın! “  dedi.  O, bu sarkastik yaklaşımına rağmen  suratımda  beliren  saf ve mutlu bakışa  anlam veremeden  baksa da, inanın şakası bile hoşuma gitti.   ( Ya tutarsa :) )

İşte böylesi önemlidir o mekanlar benim için.

Yurtdışında turist değilsem  ya da burada Açık Hava Tiyatrosu’ nda  bir konsere gitmiyorsam kot pantolonla konsere gitmem. İşte bugün bu kuralımı bozdum ve kot pantolonumla bir klasik müzik konserine gittim;  bugün kendimi turist gibi hissettiğim için. 
Bu hisse kapılmam  sadece kıyafetimden kaynaklanmadı, mekan da ilgimi çekti.  
Orada olmak, o anı yaşamak istedim.
Oturduğum sandalyenin solundaki duvarda yabancı sanatçıların elinden çıkmış,  “Kösbekçi Mustafa Ağa ve Maiyeti”,  “Mehmet Sait Efendi ve Maiyeti”,  “Yusuf Agah Efendi”  isimli tablolar var.
Tam karşımdaysa “Sultan III. Ahmed’in Avrupalı Bir Elçiye Kabulü”, “Elçi Onuruna Sarayda Verilen Yemek”,   “Elçi Heyetinin Topkapı Sarayı’nın 2. Avlusundan Geçişi” ve “Elçi  Alayı” isimli tablolar duruyor, bir yandan da bir konser sahnesine dekor yaparak.

Sağ  tarafımdaki duvardaysa  “Kesişen Dünyalar, Elçiler ve  Ressamlar “ 17.yüzyıldan 19.yüzyıla elçi portreleri ve elçilerin sanat koruyuculuğu  yazıyor. 
Burası,  Pera Müzesi’ nin  2. Katı.

Aslında “Kesişen Dünyalar, Elçiler ve  Ressamlar “ sergisinin tam ortasındayız.  
Ortaya yerleştirilmiş olan kısıtlı sayıdaki sandalyenin sahiplerinden biri olarak  
Küçük Gece Müzikleri:  CSO Çello Quartet Konserini izlemek üzere oradayım. 

CSO Cello Quartet

Pera Müzesi'nin ayda bir kere,  genellikle de girişteki kafesinde gerçekleştirdiği konserin bu sefer  müzenin sergi katlarından birinde yapılacağını duyduğumda,  orada olmalıyım demiştim kendi kendime, müzik ve resim iç içe...  
İçinde klasik müziği , farklı caz parçalarını, Latin müziği  barındıran   repertuarlarından,   kısa kısa, bir çok eserden bölümler çaldılar.

Bizlere dağıtılan, programdaki  eserlerle ilgili yapılan açıklamalara baktığımda bir açıklama ve bir eserle bugünkü ruh halimi pek benzettim.

Blue Rondo A la Turk / Dave Brubeck (1920-2012)
"Brubeck İstanbul sokaklarında gezinirken sokak çalgıcıları tarafından çalınan bir parçadaki ritim dikkatini çeker. Kendisine hem karışık hem büyüleyici gelen bu ritmi sorduğunda Brubeck’in Amerikalı bir turist olduğunu öğrenen çalgıcılardan biri “sizin için blues ne ise bizim için de ritim o"  der. Brubeck’in en sevilen parçalarından biri olan ve köklerini İstanbul’dan alan bu parça  kalbimizde yerini koruyor.”

Diğer eserse 16. Yüzyılda revaçta olan bir dans müziği. 
Yine İstanbul sokaklarında, özellikle İstiklal Caddesinde yürürken kulağımıza çokça 
geldiğini düşündüğüm ve hepimizin aşina olduğuna inandığım, 
Gabriel Faure(1845-1924),  Pavane Op.50 
http://www.youtube.com/watch?v=mpgyTl8yqbw

Ben turisttim bu akşam İstanbul’da, Pera’da. Yarın yurda dönerim. 

Sevgiyle ve hep sanatla kalın. 
G.D.  


14 Nisan 2013 Pazar

"Bu Akşam Çok Mutluyum... :)"


Bu akşam çok mutluyum ve bunu sizlerle paylaşmak istedim !!!... :)
Üniversite yıllarımda bir arkadaşımın peşine takılarak gittiğim CSO konserlerinde klasik müzikten çok etkilenmemiş olmakla birlikte çok da uzak hissetmemiştim kendimi. 
Gidilebilir, dinlenebilirdi. 

Üniversite bittikten sonra İngilizce öğrenmek için Londra’ya gidip haftada 25 Pound kazanarak au-pairlik yaptığımda ilk haftalığımla kendime kırmızı bir walkman (evet.. ben walkmani bilenlerdenim :) ) ve mavi renkte bir shetland hırka almıştım. 
Tabii dinlemek için bir de kaset lazımdı. Hafta içinde okula gitmek için metroya yürürken gazete bayiinde bir dergi gördüm. Dergi poşet içinde satılan, her 15 günde bir çıkarılacak bir serinin dergisiydi.
Poşetin içinde de dergiyle birlikte bir de kaset vardı.
Raftaki,  bu serinin dördüncüsüydü.  İlk üçü kaçırmıştım anlaşılan ama yine de o an kasetleriyle birlikte bu dergi serisini tamamlamayı aklıma koydum.

Londra’dan dönerken yanımda götüreceğim çok güzel bir koleksiyonum olacaktı.  

  
By G.D.
Orada kaldığım sürece her 15 günde bir pazartesi günü    gazeteciye gidip yeni  bir dergi ve kaseti alıp eve geldim. Aslına bakarsanız long play alma  seçeneğim de vardı. Bazılarını da long play olarak aldım.  Hala ara ara çalıp dinleyebiliyorum. 

 4 numaralı derginin üzerinde :
 "THE GREAT COMPOSERS AND THEIR MUSIC 
TCHAIKOVSKY
Piano Concerto No.1 in B Flat"  yazıyordu. 
İşte ben Pyotr Ilyich Tchaikovsky ‘le böyle tanıştım. 


İlk klasik müzik kasetimi edinip eve döndüm, hemen "walkman'e" takıp dinlemeye başladım. Diğerini edinmem için daha 15 günüm vardı, mecbur, 15 gün bu dinlenecekti.

Bu konuda Tanrının sevgili kulu olduğuma inanırım. İnsan klasik müziğe sevdalanacaksa bence sevdalanmak için olabilecek en doğru seçimlerden birini yapmıştım. 

Tam 15 gün geceleri yatağımda, gündüzleri yolda Çaykovski’nin 1 numaralı piyano konçertosunu dinledim, durdum. Daha sonraları konserlerde dinlerken müziğini ezbere takip edebilmenin zevkini de işte bu dinlemelere borçluyum. 

Hani insan ilk okula başladığı gün gözü korkar ve kaçıp eve geri dönmek ister de , karşısına güler yüzlü, sevecen, gözleri pırıl pırıl bir öğretmen çıkınca da fikrini değiştirip orada kalmak ister ya!  işte bu kasette duyduğum müzik de benim için aynen öyleydi.
Ben orada kalmak istedim. 

By G.D.


Geçen haftalarda yaptığım New York seyahatimde Carnegie Hall da muhteşem bir konser izledim. 


                                                                     


Bu salon benim için çok özel zira Carnegie Hall 5 Mayıs 1891 yılında Çaykovski’ nin yönettiği Marche Solonelle konseriyle açılışını yapmış. 

By G.D.



1902 yılında bir yangın geçirmiş olması, binanın yeniden aslına uygun inşa edilmesi nedeniyle, izlediğim sahnede Çaykovski' yi hayal etmemi engellemedi. 





Şimdi gelelim esas hikayeye : 
7 Mart 2013 akşamı Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'ndaki  Borusan İstanbul Flarmoni Orkestrası’nın konserinde sol tarafımdaki koltukta genç bir bey oturuyordu. Bir şekilde klasik müzikle yeni tanışmak üzere olduğunu hissettim. Konserde ara olduğu zaman dışarıya çıkmak üzere ayağa kalktığımda eski iş yerimden, liseden arkadaşlarıma rastladım onlarla birlikte salonun içinde sohbet ettik, o arada başka  arkadaşlarımı da gördüm onlarla da selamlaştım. Sonra da yerime geri döndüm. 

Yerime döndüğüm zaman yanımdaki genç bey çok kibar ve birazda çekingen bir şekilde:
"Buradaki insanlar birbirlerini nereden tanıyorlar?" dedi. "Yıllık abone bilet alanlar sürekli geldiğimiz için birbirlerimizin yüzlerine aşinayız ama benim sohbet ettiklerim okul ve iş arkadaşlarımdı" dedim. 

Aramızdaki konuşma şöyle gelişti: 
- Siz yeni mi başladınız gelmeye ? 
- Bu benim ilk gelişim 
- Özelikle mi bu konseri seçtiniz ? 
- Yo , bana bir tanıdığım biletini verdi. O nedenle geldim. Peki neye göre seçebilirdim ki ? 
- Bilmem, besteciye göre, soliste göre.... Mesela bu akşam solist bir çellistti, piyanist de olabilirdi. 
- Ben konuya hakim değilim ama ilgim var. 
- Bilgi ilgiden sonra geliyor zaten. İyi dinlemeler. :)

Konserin ikinci yarısı bittiğinde bana iyi akşamlar diyerek koltuğundan kalkan bu gence (artık genç bey demeyeceğim) “Ben 27 Marttaki konsere gelemeyeceğim. Madem ki ilgilisiniz eğer bana adresinizi verirseniz elimdeki bileti size kuryeyle gönderirim. Bu arada 11 Nisanda Haliç Kongre Merkezindeki konsere gelebilirseniz muhakkak gelin muhteşem bir eseri seslendirecekler “ dedim. 

İsmini, telefonunu ve adresini aldım. Seyahate gitmeden önce de kuryeyle Küçükçekmece’ de çalıştığı iş yerine bileti gönderdim. 
Sonra da kendisinden bir ses seda çıkmadı.
Acaba bilet eline ulaşmış mıydı ? Konsere gitmiş miydi ?  Hiç haberim olmadı. 

Bu akşam Haliç Kongre Merkezinde konserin ikinci yarısı tam başlamak üzereyken bir çift gülen ve mutlu gözün bana dikkatlice baktığını hissettim. Önce tanımadım ama daha sonra bu kişinin bilet gönderdiğim genç olduğunu anladım. Nasıl mutlu oldum anlatamam. 

Konser bitince kapıda buluşmak üzere kaş göz işaretiyle anlaştık. Çıkışta artık ben ona sen demeye başlamıştım. El sıkıştık, öptük birbirimizi. 
Bilet eline ulaşmış, 27 Marttaki konsere gitmişti. 
Teşekkür etmek için de beni aramıştı ama muhtemelen yurt dışında olduğum icin ulaşamamıştı. 

Bu akşam ki konseri de, özellikle ilk yarıdaki eseri de, çok ama çok beğenmişti.
Benim de onun da gözlerimizin içi gülüyordu. 
O zaman dedim; gelecek hafta bir müzik söyleşisi var ona da geliyorsun, ben sana gününü söyleyeceğim. Tamam gelirim, dedi. 

Ayrıldığımızda hem çok eski bir dostu görmüşçesine hem de çok sevdiğim bir şeyi bir başkasıyla paylaşmanın sevinciyle o kadar mutlu ayrıldım ki.

Kaan ve ben bu akşam ki konserin ilk bölümünde 1874 yılında bir müzik otoritesi tarafından     ” değersiz, çalınamaz, tuhaf pasajlar içeren, kötü,sıkıcı” olarak değerlendirildiği için bestecisi tarafından bir süre geri plana atılmış ancak daha sonra 1875 yılında Boston'da ilk kez seslendirildiğinde seyirciler tarafından büyük beğeni kazanan Çaykovski’nin 1 numaralı piyano konçertosunu dinlemiştik, gözlerimiz parlayarak. 
Ve çıktıktan sonra birbirimize “ Muhteşemdi değil mi ? “ diyerek... 

Sevgiyle ve sanatla kalın.

G.D.

3 Nisan 2013 Çarşamba

Bana arkadaşını söyle...

İnsan kendisi  gibi düşünen, kendisiyle aynı hisleri paylaşan,  aynı hayat  tarzından hoşlanan insanlarla  arkadaş oluyor.
Arkadaşlıklarsa   seneler  geçtikçe,  paylaşımlar arttıkça, sesini duymadığınızda  ne oldu acaba diye merak ettiğiniz kıvama geldikçe,  fikirlerde  ayrılık olsa bile  saygıyla,  senin gibi düşünmüyorum ama düşüncene saygı duyarım inceliğini göstermeye  başladıkça  dostluğa dönüşüyor.   Bu tanımların  dışındakilerse  sadece tanıdıktır benim için.
Arkadaş, dost  olmaları için daha   çoook yolları vardır. 

Arkadaşlarımızı mahallemizden, okulumuzdan, sınıfımızdan, iş yerimizden, gittiğimiz ortak zevklerimizi yansıtan kurslarımızdan yani  etrafımızdakilerden buluruz.   Dolayısıyla, bizi etkisi altına alan,  sarsan, sarmalayan   önce etrafımızdakiler  yani yakın çevredeki arkadaşlardır,  sonra  diğer halkadakiler gelir.

Bence bu ülkeler için de böyle. Ne kadar ilk halkanın dışına siyasi olarak "arkadaşım, dostum" deseniz de öncelikle etkilendiğiniz,  sizi sarsan, ikinci halkadakilerin size bakış açısını bile etkileyen  ille de ilk halkada olanlar.

Bu hafta ne zamandan beri gitmek istediğim SALT Müzesindeki 1+8 sergisine gittim. Türkiye ve çevresindeki 8 komşu ülke.

   

Girdiğiniz salonda 8 tane ekran var.  Aynen resimde gördüğünüz gibi dizilmişler.  Her ekran bir  komşu ülkeye ait.    Ortada da siz.

Insanları, manzaraları, yaşam şekilleriyle  ve ekrana konuşan halktan insanlarıyla  sırayla değil ama biri diğerinin ardından ama arkadan hangisinin geleceğini bilmediğiniz için de,  içinde sürpriz barındıran  bir şekilde karşınıza geliveriyorlar.

Size  yaşam şartlarını, zorluklarını, mutluluklarını anlatıyorlar.
Ama fark ettiğiniz  ortak nokta, ne zor yaşamları olduğu.


Eminim anne, baba olarak çocuklarınıza   “ Çocuğum bu arkadaşını biraz  sorunlu gördüm senin de canını sıkar . Çok samimi olma. Arkadaş ol  ama arana biraz  mesafe koyuver “  demişsinizdir.  Ya da aynısı siz çocukken size  anneniz, babanız tarafından  söylenmiştir.

Buna çok olumlu yanıtlar aldığınızı ya da verdiğinizi düşünmüyorum ama diyelim ki yapmak istediniz  birey  olarak bunu yapmak bir dereceye kadar olası ama siyasi ortamda bunu yapmak , bundan etkilenmemek   ne kadar mümkün ?

Sergiyi izlerken,  Türkiye’nin,  coğrafi  yapısı  gereği   sorunlu,  içleri kanayan ülkelerin  tam  ortasında  olduğunu, bu ülkelerle komşu olmanın getirdiği etkileşimi çok net gördüm.

Sizin için   değişik  komşu ülkelerin insanlarından seçtiğim bazı konuşmalar şöyle :

“Şemdinli’de haftada 2-3 kez komşu ülkeyle operasyon oluyor. Operasyon  olduğu zaman şebeke kesiliyor. İstanbul’a telefon açamıyoruz. Hakkari’ye bile. Banka işimiz varsa , çek ödememiz varsa elektronik olarak yapamıyoruz. Hayat duruyor. “



“Ermenistan halkı yaşamıyor hayatta kalıyor  “

“Şemdinli’de İran’lı kızlarla kuma olarak evleniyorlar. İran’lı kızlar  Türkiye’de yaşamak için ve  daha özgür olmak için bu evlilikleri kabul ediyor. 

"Bulgaristan SSCB zamanında daha iyiydi. O zaman burada batı temsili olduğu için kot giyilmezdi, yasaktı. SSCB ile ticaret yapılırdı. Kurallar vardı ama hayat daha iyiydi."

Bu konuşmaların  bir sınıfta   etrafınızdaki sınıf arkadaşlarınız tarafından yapıldığını düşünün sizin ruh haliniz, sizin kafa sağlığınız nasıl olur ?

Ülkenin dış siyaset gündeminin çok hızlı değişmesi, komşularıyla ilgili sorunların içinde kendini birden buluvermesi  çok mu  garip ? 
     
Evet insan karamsarlaşıyor.  Ama karamsarlaşmayın. Oradan çıkın  doooğru Tünel’e gidin.

Dünyanın  en eski  2. metrosuna geldiğinizde  bütün komşuları unutup kendinizi  
2. halkada yer alan   "arkadaş, dost"  ülkelerde  turist gibi hissetmeniz içten bile değil.

Resimdeki  müzisyen  elinde gitarı , ağzında ağız mızıkası ve penayı tuttuğu elinin bileğindeki tef sesini yansıtan metal bileziğiyle   Knocking On Heaven's Door ‘u 
http://www.youtube.com/watchv=5_
swaxOidGU
o kadar orjinaline yakın söylüyor ki  bir Japon turist edasıyla resmini çekmekten  ve gitar kabına  3-5 kuruş bırakmaktan kendimi alamadım.



Haydi oturmayın, biraz hüznü, biraz neşeyi birlikte yaşamak için, bugün  ya da bu hafta sonu yolunuzu  Bankalar Caddesi ve Tünel’e düşürüverin...

Sevgiyle ve sanatla kalın.

G.D.

21 Mart 2013 Perşembe

Pera – Karaköy, Tünelin İki Ucu



Arkeoloji her zaman enteresan gelmiştir ama çok sıkı ilgi alanım da olmamıştır doğrusu . 

Geçen haftalarda, Pera Müzesinde, “Arkeoloji Müzelerinin 2012 yılı Kazı ve Müzecilik Çalışmaları “ isimli söyleşi vardı. Merak edip gittim.

Tabi ki konuşmanın büyük ve önemli kısmı Marmaray projesi sırasında yapılan kazılarda ortaya çıkan tarihi buluntulardı.

Haberlerden izliyoruz; kazılar yapılıyor, tarihi eserlere rastlanıyor, kazı devam ediyor ya da durduruluyor. 

Sonra unutup gidiyoruz ne olduğunu ta ki yeniden gazetede haber olana kadar.      
Şehir bizim ama konu bizim mi , bilemiyorum. 


Söyleşide dinlediklerim buradaki prosedürün nasıl işlediğini bilmenin bile bir İstanbullu olarak önemli olduğunu düşündürdü bana. 
Marmaray çalışması Ulaştırma Bakanlığı, Metro çalısması ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülüyor. Kazı sırasında bu gruplar tarihi bir buluntuya rastlarsa kazı durdurulup, konu Arkeoloji Müzelerine iletiliyor. 
Arkeloloji müzesi ekipleri de çok geniş bir alan açmadan sondaj çalışmasını yapıp, bulguları ilgili kurumlara bildiriyor ve bu kurumların kararı sonucunda da çalışmanın şekli belirleniyor.
 
O söyleşiye kadar hiç aklımı kurcalamamasına rağmen arka planı bilmek, işleyişi öğrenmek hoşuma gitti. 
Galiba, konu benim konum olmuştu. 

Bu pojedeki en önemli bulgu, Yenikapı Metro ve Marmaray Tüp Geçit Projesi’nin inşaat çalışmaları sırasında gün ışığına çıkan, 1600 yıllık Theodosius Limanı.

Burasının bir liman olduğunu bizlere anlatansa, Bizans dönemine ait 35 adet batık gemi . Bir çoğu kargosuyla birlikte bulunmuş. Bazılarının taşıdıkları mallar ise etrafa dağılmış olarak deniz yatağında çıkmış. Taşınan bu mallar arkeologlara mevsimi tahmin etmede de yardımcı oluyor. Bulunan bir kargonun üzerindeki kiraz resimleri bu yolculuğun yaz aylarında olduğunun ip uçlarını vermiş örneğin.
Marmaray projesi bittikten sonra gemilerin bir kısmı Yenikapı’da kurulması planlanan dünyanın en büyük batık gemi müzesinde sergilenecekler. Geri kalanlar ise araştırmacıların hizmetine sunulmak üzere üniversitede korunacak. 

Kısaca, Marmaray kazılarında tarih bulunuyor.



Pera müzesinden çıkıp tarihi tünel / tramvayla Karaköy’e geldim. Elimde, insana kendisini yurtdışında turistik gezideymiş gibi hissettiren, üzerinde TOPHANE ARTWALK yazan bir harita var. Harita o bölgedeki galerileri, cafeleri gösteriyor. Galerilerde hangi sanatçının sergisi var, serginin adı ne o da haritada yer alıyor. 

Elimizde harita Karaköy sokaklarında gezmeye başladık bir arkadaşımla. İtiraf etmeliyim turist gibi hissetmek iyi de 
iyi ki turist değilim. Zira biz bile elimizde harita olmasına rağmen Karaköy sokaklarında kaybolduk. 
Sağ olsun etraftaki esnaf, cafedeki görevliler yardımlarını esirgemiyor.

Hava çok yağmurlu olduğu için dört galeri gezebildik, biraz da keyif yapalım derken iki de cafe keşfettik.

Lütfen bir gün oralarda kaybolun, çok zevkli .

Lise çağımın, sadece beni Kadıköy’e geçiren Karaköy iskelesinin çok ötesinde bir bölge olma yolunda ilerliyor Karaköy.
Gezdiğimiz galeriler içinde bir tanesi, bir çarpıklık bu kadar yalın, bu kadar da güzel mi yansıtılırmış dedirtti bana. 

ELİPSİS GALERi 

SHELL/KABUK - Serkan Taycan 
Sergi ne yazık ki sona erdi.
Fotoğraf sanatçısı Serkan Taycan’ın sergisinin başka zamanlarda yine karşımıza çıkmasını dilerim.

Sanatçı, şehrin değiştirmekte olduğu kabuğu, şehrin çeşitli köşelerinde çekmiş olduğu fotoğraflarda ışığıyla, derinliğiyle, canlılığıyla gözlerimizin önüne serip ortadan yok edilenle, yok edilenin yerine dikileni zaman zaman aynı karede zaman zaman ayrı karelerde göstermiş bize. 
Kendisine bir röportajında sorulduğu gibi, estetik olmayan mekânlardan estetik kompozisyonlar oluşturmuş. 



İnsan ne güzel çekilmiş bir fotoğraf, ışığı ne güzel, ne dediğini ne güzel anlatmış diye överek, hayran olarak baktığı bir şeye öte yandan “ vah vah ne yazık oluyor ” der mi ? Aynı kare sizi hem coşturur hem üzer mi Mona Lisa gibi, resimde gördüğüm bana gülümsüyor mu, yoksa hüzün mü ?

Bence Kabuk / Shell adlı serginin güzelliği burada ; ortada sanatsal bir güzellik varken bu güzellik içimizi burkarak ülkenin ya da yaşadığımız şehrin çelişkisini bir kez daha bize hatırlatıyor.

Tünelin bir ucunda, Pera Müzesinde yapılan söyleşi yapılan kazılar sonucu bizi daha önceki yaşanmışlıkların ipuçlarına götürüp, onları gün yüzüne çıkarırken, diğer ucunda, Karaköy’de gezdiğimiz sergi yapılan kazılar sonucu gömülen yaşanmışlıkları anlatıyordu. 



Sevgiyle ve hep sanatla kalın.
G.D.

13 Mart 2013 Çarşamba

"Sarayın Tadları"


Çok şükür bu güne kadar diyetle, diyetisyenle hiç alakam olmadı. Ara ara “acaba sağlıklı besleniyor muyum bunu birilerine sorsam mı?” diye düşünmedim değil ama nasıl zayıflarım konusu, bazılarınızın affına sığınarak söylemeliyim ki benim için sorun olmadı. 
Bu biraz hiperaktiviteden, biraz kafamdaki konuya kendimi kaptırıp yemeyi içmeyi unutmaktan kaynaklanıyor olsa gerek.

Üniversitedeyken, yemeyi içmeyi unuttuğum sınav zamanlarında, bir arkadaşım “yemeğe geliyor musun” sorusu yerine “sen yine nur mu yutuyorsun” derdi .

O zamanlar diyetisyenler bu kadar revaçta değil diyet listeleri bu kadar havada uçuşmazdı. Şimdilerdeyse, uzun zaman görmeyip sonra birden rastladığımız bir arkadaşımıza , “ Sen bayağı kilo vermişsin ya! “ demek “ Biliyor musun sana en büyük ikramiye vurmuş” demekten daha güçlü bir motivasyon kaynağı.

Aslında çok da yanlış sayılmaz zira bu bir anlamda, diyetisyene gitmeyi bırakıp artık kenara para koyabilirsin de demek. Yani bu rejim listeleri evin para politikası üzerinde bir hayli etkili.
Pera Müze’sinde 2 - 17 Mart tarihleri arasında “Yemek ve Sinema / Tadı Damağında“ adlı sinema etkinliği var.

Bu hafta sonu bu etkinlikte yer alan “Sarayın Tatları“ adlı filmi izledim.

Les Saveur Du Palais - Christian Vincent 

http://www.youtube.com/watch?v=CR-YGC_MvDo 

 




Film Francois Mitterand’ın özel aşçısı Danièle Delpeuch ‘un hikayesinden yola çıkılarak yapılmış, Elysee Sarayında geçen bir Fransız komedisi.

Yurt dışı seyahatlerimde, turistik turların içine de muhakkak konulan bu sarayları ziyaret ettiğimde buralara, hem iç, hem de dış politikada iktidar ve güç savaşlarının yaşandığı, politikaların saptandığı yerler olarak bakarım.
Buralarda toplantılar yapılır, kararlar alınır, dış ülkelerden gelenler için resepsiyonlar verilir, hediyeler alınır, hediyeler gönderilir de peki filmde söz konusu edildiği gibi bu ünlü saraylarda yemekler nasıl yenir ? 
Bu kraliçelerin, başkanların yemek zevkleri nedir, anneannelerinin yemeklerinin tadını onlar da özlerler mi ? 

Onların, “bugün ne pişirsek” dertleri yoktur tabii ama bu derdi onlar için çeken insanlar kimlerdir?
Onlara soslu yemekler, kremalı çorbalar, üzerinde şekerden yapılmış güllerle dolu pasta
yapanlar mıdır makbul olanlar yoksa anneanne yemeği lezzetinde basit ama gerçek tatları
yakalayanlar mı ?
Başkanın ailesi için verilecek 16 kişilik bir yemek için bile sarayda nasıl bir protokol izlendiği, hazırlanan mönünün hangi makamlardan geçerek başkana iletildiği ve bütün bunların savaşa gider titizliğiyle yapılması esprili bir dille anlatılmış. 

Öte yandan filmdeki baş aşçı gibi, eğer işinizin ehliyseniz, kendinizi uzmanlık alanınızda ispat etmişseniz ve buna güveniniz tamsa sarayın aşçısı bile olsanız işinizi ve kendinizi nasıl herkesin üstünde konumlandırabileceğinizin en güzel örneğini izliyorsunuz. 

Ve hep söylediğimiz gibi başarı detayda gizli.

Baş aşçının masadan gelen kirli tabaklardan hangisinin başkana ait olduğunu dikkatlice takip edip tabağa konanlardan neleri yemiş neleri yememişin peşine düşmesi, başkan yemek yerken yemek salonunda bulunan görevlilerden tabağın içindeki yemeklerden önce neyi tadıp, neyi yediğini daha sonra tabaktaki hangi parçaya geçtiğini öğrenerek başkanın gurmelik derecesine ulaşmaya çalışması da izlenmeye ve üzerinde düşünmeye değer.
Peki günün birinde işini çok iyi bilen, başkanın en önemli sağ kollarından biri olan özel aşçıya, yine başka bir sağ kol gelip “ Artık yaptığınız yemeklerin kalorilerini sayacağız. Yemek mönüsü önce bizim olurumuzdan geçecek, biz onaylarsak başkana gidecek.” diyerek başkanla aralarına girdiğinde saraydaki hassas dengelere neler olur acaba, hiç düşündünüz mü ? 
Hassas denge diyorum zira başkanın özel aşçısı haberi duyunca düşünceli bir şekilde mutfağına iniyor ve yardımcısına şöyle diyor: 

“ REJİM DEĞİŞİYOR, TIPKI SİYASETTEKİ GİBİ”

Sevgiyle ve hep sanatla kalın.

G.D.