18 Temmuz 2017 Salı

Geleceğin büyük, şimdinin DÖRT ÇEYREK'likleri...



Yine memleketten 10.000 km uzak, yine Toronto;  ama bağlanacak anılar İstanbul..
Kopamıyor bu iki şehir birbirinden. Birinden birini tam olarak seçip diğerine tamamen elveda demeden ne oralı olabiliyorsunuz ne buralı.. Bu sefer kararlıyım; burada, yani Toronto’da, uzun süre kalacağım ve şehri bu sefer turistik tarafıyla değil de insanlarıyla, kurumlarıyla da tanıyacağım.
Bunun en kolay yolu da gönüllükten geçiyor. Nerelerde gönüllü olmak istediğimse zaten belli; klasik müzik ya da tiyatroyla ilgili her yer. 

Nisan ayında aklımda olan birkaç yere başvuru gönderip kendimi tanıtıyorum.  
Bazıları bana “ Eylül’de gel diyor.”  Bu sefer Eylül’de gel diyenlere bir yazı daha yazıyorum.
“ İyi de ben yazın ne yapacağım?  Sizin buralarda nerede, nasıl çalışılır yazın? “  Tabi sorular doğrudan böyle olmayıp daha profesyonelce ve daha kibar sorulmuş olsa da içimdeki his bu.
İnanmazsınız hemen cevap geliyor " Şu dergilere bak orada yazın neler olacağını görebilir onlara başvurabilirsin. Çok fazla seçenek bulacağından eminiz."
Nitekim öyle yapıyorum..
https:/www.mouramusicstudios.com
Konservatuara başvuruyorum ve bana bir günlük de olsa bir iş veriyorlar. Hem çalışıyorum hem de oradan birileriyle tanışıyorum. Daha sonra birlikte kahve içip sohbet ediyoruz. Sektör hakkında bilgi 
alıyorum.
Dergide ayrıca "Toronto Summer Music Festival"  gözüme ilişiyor.  Onlara yazıyorum… Yanıt geliyor  " Çoookk teşekkür ederiz bizimle gönüllü olarak çalışmak istediğin için".  Hemen ekteki programdan müsait olduğum gün ve saate ve de yapmak istediğim işe göre başvuruda bulunmamı istiyorlar. 
https://www. stg.classical963fm.com
 Başvuru formunda iki adet seçim yapmam isteniyor. Oysa bana kalsa hergün gideceğim ama o kadar çok gönüllü olmak isteyen var ki herkese  eşit imkan vermek istiyorlar herhalde diye düşünüyorum.
Gönderdikleri formda bir de sürpriz var; çalıştığım saatler  karşılığında festivalde izlemek istediğim konserlere iki kişilik free bilet hakkı..
Bu benim daha çok çalışma isteğimi artırdığı için  kendimi tutamayıp bir e-mail göndererek daha fazla çalışabileceğimi bildiriyorum.  
Yanıt muhteşem “ Tabii, almak istediğin kadar alabilirsin… Çok memnun oluruz.  Özellikle de çocuklar için olan konserleri seçersen bizim için çok iyi olur."
Hani neredeyse bir de enstrüman çalabilsem doğru sahnedeyim.  Yanıt o kadar içten ve davetkar.  
Bu konserlere izleyici olarak gitmek istemiştim ama  üç konserde de yer kalmamıştı.(!)  Onun için konserleri izleyemeyecektim.  Oysa şimdi...
https:/www.torontosummermusic.com  
Hemen Çocuk Konserlerinin hepsi için memnuniyete gönüllü olacağımı söyledim.
Hatta biraz daha ileri gidip aşağıda alıntı yaptığım 03.12.2013 tarihli blog yazımdaki hikayeyi kısaca anlattım henüz karşılaşmadığım ama bir şekilde rahatça mesajlaştığım yetkiliye. 


Gelen yanıt çok hoştu.   " That sounds completely amazing!   What a special artist! "

Okuyanlarınıza hatırlatmaca, okumamış olanlarınıza ise yeni bir yazı olarak koyuyorum o bölümü bu yazımın içine.


" Sonra Fazıl Say‘ın diğer konserleri geçti gözümün önünden. Hepsinden bana, geriye bir şeyler kaldığını fark ettim.
Mesela bir konseri aklıma geldi ki ne orkestra eşliğindeydi ne de resital. Cemal Reşit Rey Konser Salonu, 10.03.2012 , Saat:14:00 “Fazıl Say Çocuklarla” konseri.
Çocuklar için sanatta ne yapıldığı hep merak konumdur. Işıl Kasapoğlu gibi beğendiğim yönetmenlerin çocuk oyunlarına Borusan Quartet, Fazıl Say gibi takip ettiğim müzik grubu ya da sanatçıların çocuklar için hazırladığı konserlere giderim; ne yapmışlar, çocuklara nasıl yaklaşmışlar diye görmek için.
Tek sorun gişede oluyor. Normalde " Bir tam bir çocuk, bir tam iki öğrenci "  gibi bir cümle beklerken benden gelen talebin “ Bir tam lütfen! ” de kesilmesi soru işaretiyle yüzüme bakmalarına neden oluyor gişe görevlilerinin. Ben de onlara bakıp, ne yapayım bizde bu kadar dercesine " Bir tam lütfen “diye tekrarlıyorum ve alıp biletimi giriyorum içeriye.

Fazıl Say’ın 2012 yılında yaptığı bu çalışmada amaç çocuklara klasik müzik
eşliğinde farklı enstrümanların da tanıtılmasıydı.
Enstrümanlar su sesi, baykuş sesi, çan sesi, rüzgar sesi.. gibi sesleri çıkarabilen değişik enstrümanlardı. Ama o an için, nota bilgisi gerektirmiyor sadece belli ritimle vurmak ya da sallamak gerekiyordu. Çocuklar o gün hem klasik müzik eserlerinden bazılarını Fazıl Say ‘ın açıklamalarıyla dinleme olanağını hem de bu değişik sesler çıkaran, geleneksel enstrümanların tamamen dışında yer alan enstrümanları tanıma olanağını buldular.
Belli ki, bu enstrümanları çocukların kullanmasını ve kendisine eşlik etmelerini planlamış. Bir kaç parça çaldıktan sonra “ Şimdi sahneye 8 yaş ve üzerinde 4 arkadaşınızı istiyorum. Kim gelecek? “ dedi ve bir dakika içinde salonun yarısı sahnedeydi.   “ Yok hepiniz değil... Olmaz böyle... Bir kısmınız koltuklarınıza geri dönsün... “ itirazlarını bir kısım çocuk dinlediyse de bir kısmı hiç oralı bile olmadı ve sahnede kaldı.
Fazıl Say da onları kırmamak için " Peki o zaman sizler sahnede şurada biraz geride durun, sizler de önde durup benim vereceğim enstrümanları çalarak bana eşlik edin. Ben size göstereceğim nasıl kullanacağınızı“ diyerek çocukları iki gruba böldü. Çocuklar da sahnede kalmak uğruna bu teklifi kabul ettiler. Sonra enstrümanları çalacak çocuklarla tanışma faslı başladı.


Adın ne, kaç yaşındasın?
Ömer, 11 yaşındayım.
Ben Elif, 9 yaşındayım.
Sen? Ben Hakan, ben de 9 yaşındayım.... diye sıradan tanıtım bitince sıranın en sonunda küçücük bir kız çocuğunun olduğunu fark etti ve ona da mikrofonu uzattı. Daha sorusunu sormadan küçük kız çocuğu mikrofona yapışıp, kendim küçüğüm ama benim sesim yeter demek istercesine yüksek bir sesle  “DÖRT ÇEYREK “ diye kendini tanıttı. 
Aslında sevgili DÖRT ÇEYREK’ in koltuğunda olması gerekiyordu ama hiç niyeti yoktu geri gitmeye, sahnenin tozunu yutmuştu bir kere. Bütün konser boyu sahnede dolaştı, Fazıl Say piyano çalarken, o, onun arkasında kendince dans etti, bazen sahneye oturdu, bazen sahneden bizlere baktı... Sevgili Fazıl Say da ona hiç karışmadı, kendi haline bıraktı. 
https://www.arczablog.files.wordpress.com  
O gün orada özellikle sahnede olan çocuklar Fazıl Say’ı ayrı bir gönül bağıyla hatırlayacaklardır diye düşünüyorum."

İşte böyleydi o gün…

Ve şimdi Toronto’nun  sevgili DÖRT ÇEYREK’liklerini  kapıda karşılamak, yerlerini göstermek, yakalarına küçük rozetlerini takmak ve sonra da onların konser boyunca verecekleri tepkileri izlemek için sabırsızlanıyorum.

Tabi Toronto Senfoni Orkestrası gibi büyük orkestralarda çalan, alanında ün yapmış müzisyenlerin çocuklarla olan iletişimini, Fazıl Say'ın kaşılaştığı gibi, beklenmedik bir olayla karşılaşırlarsa nasıl tepki vereceklerini de merak etmiyor değilim hani …

Sevgiyle ve Sanatla kalın,
G.D.


21 Kasım 2016 Pazartesi

İçimdeki küçük kız çocuğu dışarı çıkacak diye çok korktum... Sakın ha dedim sakın! Şimdi değil... Belki sonra...

Ülkemden 10.000 km. uzaklıkta, içimdeki küçük kız çocuğunu alıp
National Ballet of Canada'nın Toronto, Four Seasons Centre'da sahneye koyduğu Cinderella balesini izlemeye gittim..
Dürüst olmam gerekirse giderken bu kadar hüzünleneceğim aklıma gelmemişti..




Hüznüm Cinderella'nın yaşadıklarından sahnede izlediklerimden değil aksine perde aralarında fuayede gördüğüm annelerinin, babalarının, anneannelerinin ya da babaannelerinin ellerinden tutarak Cinderella'yı izlemeye gelen,  kendileri küçük olmalarına rağmen içlerinde yaşattıkları büyük balerinle dolaşan küçük kız çocuklarındandı..

Giydiği kırmızı elbisesi, taktığı kırmızı tacı, gümüş payetli hırkasına uygun gümüş payetli küçük çantasıyla dolaşanı, merdivenlerden inerken ayağını önce özenle point pozisyonuna getirerek hafiiiffçe alt basmağa değdiren ve
sonra topuğuyla ayağının üstüne basarak basamakları balerin edasıyla ineni, fuayede meyve suyunu içerken oturduğu sandalyede ben de baleden anlarım, bir balerin nasıl oturur bilirim edasıyla yaşına göre çoook zarif oturanı..

Normal şartlarda içimdeki kız çocuğu onları görünce mutlu olur, onlara gülümser, onlarla birlikte eğlenirdi...
Hatta daha da ileri gidip beni öylesine kandırırdı ki ben de onunla  birlikte  önce point pozisyonuna getirdiğim parmak uçlarımı hafifteeen basamaklara değdirip sonra topuğumu basarak balerin edasıyla inerdim merdivenlerden ..

Ama bu sefer içimdeki küçük kız çocuğu dışarı çıkacak diye çok korktum..
Sakın ha dedim sakın!  Şimdi değil... Belki sonra...

Senin ülkende küçük kız çocuklarının bırak sanat yapma, baleye gitme, balerinmiş gibi hayal kurma haklarını, okuma, sokakta oynama, çocukluklarını yaşama haklarını düşünmüyorlar.
Hatta öyle ileri gittiler ki seni kurda kuşa yem etmek için kanunlar çıkarıyor, seni koruyacaklarına aç kurtlara veriyorlar.
Sakın ha yeltenme dışarı çıkmaya.





Güzel bir günü huzurla, gülümsemeyle bitirmemiz gerekirken düşünceli gözlerle çıktık
salondan; aklımda hep "Peki ben içimdeki kız çocuğunu korurum saklarım da dışarıdakileri nasıl koruyacağız ?" diyerek.

Yetecek mi verdiğimiz imzalar, yetecek mi yazılan yazılar, yetecek mi kararttığımız profil
resimlerimiz ??


Umutlu ve güzel günlere...
G.D.

11 Ekim 2016 Salı

Habent sua fata libelli… Kitapların kendi yazgısı vardır... FEN ÇOCUĞU




Otobüste kitap okurken yan koltukta hafiften uyumaya 
çalışan yol arkadaşım önce elimdeki kitaba baktı, Sabahattin Ali / Kamyon, sonra tek gözüyle bir kitaba bir bana bakıp diğer gözünü de kırparken  hafiften kafayı salladı. ” Nasıl, güzel bir kitap mı?” demek istiyordu.
Kısa kısa hikayeler dedim. Yüksek sesle oku ben de duyayım dedi. Aaa nasıl çocuğa masal okur gibi mi yani ?..  Evet. Niye ? Olmaz mı? dedi… Bilmem; olur herhalde. Başladım okumaya... Arada uyudu galiba diyerek içimden okumaya başladığımda  Hı-ı ??? diyince uyumadığını anlayıp yeniden onun duyacağı kadar yüksek sesle okumaya devam ettim. Annemin ifadesiyle uyumuyor, gözlerini dinlendiriyordu herhalde...

Yolculuğun sonunda "sen okurken uykum gelmedi; güzel okuyorsun sen" dedi.
Ben de kitapları düz ve sıkıcı değil karakterlere can vererek okumayı sevdiğimi, tiyatroya ilgimi, konservatuara nasıl gitmeye başlayıp sonra neden bıraktığımı anlatım ona.
O da "Belli " diyerek her şeyi bir kelimede toparladı.
Onun verdiği cesaret ve belki de bana beni hatırlatmasıyla hemen ertesi gün telefon numarasını bulduğum Altı Nokta Görme Engelliler vakfının yetkilisine pazar günü olmasına rağmen whts- up mesajı atarak Görme Engelliler için kitap okumak istediğimi yazdım. Ve yine, pazar günü olmasına rağmen anında yanıt aldım " Yarın 13:00 te gelebilir misiniz ?" 

Gitmem mi ? " Yarın 13:00 te oradayım görüşmek üzere " diye yanıtladım hemen. Sonra da vakfa gidip, küçük stüdyoya girerek Zekeriya Sertel'den "Nazım Hikmet'in Son Yılları"nı okumaya başladım.

Bazen evdeyken bile yüksek sesle okumak gelir içimden. Kendi sesimi dış sesmişçesine duymak konuyu, karakterleri dahada mı netleştirir kafamda yoksa, yazarından izin almaksızın, anlatıcı görevini üstlenerek kendimi de kitabın içinde kahramanlaştırmak mı isterim bilmiyorum; ama hoşuma gider..
İşte yol arkadaşımın ”yüksek sesle oku ben de duyayım” dediği gün birden çocukluğuma gidip bir anımı hatırladım.
İlkokul 1.sınıf ile orta 2.sınıfa kadar 7 ayrı ilçede farklı okullar ve öğretmenlerde okumuş olmamdan olsa gerek hangi ilçedeydi, hangi okuldaydı ve hangi öğretmendi hiç hatırlamıyorum ama kendimi her gün son dersin bitmesine on dakika kala tahtaya çıkıp sınıfa kitap okuduğum halimle hatırladım. Bir nevi “arkası yarın”dı yani...
Öğretmen bendeki bu isteği nasıl keşfetmişti onu da hatırlamıyorum ama bana “ sen her gün ders bitiminden on dakika önce tahtaya gel ve arkadaşlarına kitap oku” demişti.
Kitabı ben mi seçmiştim yoksa o mu belirlemişti onu da hatırlamıyorum ancak kitap benim evden getirdiğim bir kitaptı. Kitabın kapak sayfası gözümün önündeydi ve saklamamış olduğuma birden hayıflanıverdim...


İsmi ya FEN ÇOCUĞU’ydu ya da FEN ÇOCUĞUNUN HİKAYESİ... Kitabın kapağı gözümün önünde dediğimde yol arkadaşım internetten bulursun belki dedi. Hemen baktık ve bulduk; FEN ÇOCUĞU.
Sonra satın alabilir miyim diye araştırdım. Evet, kitabı çocukluğundan saklayan ve satmak istediği için internete koyanlar vardı. Hemen onlardan biriyle temasa geçtim. Ismarladım. Kitabım geldi. Bir solukta okudum… Bitirdiğimde yüzümü hoş bir mutluluk gülümsemesi kaplamıştı ama gözlerim de hafif nemliydi.
Bu hatırayı bana hediye eden öğretmenimi, hangi okulda, hangi ilçede olduğunu hatırlamak istedim ama nafile... Hatırlayamadım.  

Hadi biraz Fen Çocuğunu anlatayım da, siz de niye bu öğretmeni özellikle bulmak istediğimi anlayın. Gerçek bir hayat hikayesi Fen Çocuğu.

Çocuk kitabı olması nedeniyle olsa gerek kitapta adı ve soyadı okunduğu gibi yazılmış; Corc Karvır.
Ben de öyle kullanacağım.

Zaman 1860’lar, Corc zenci bir kölenin oğlu. O dönemlerde genç, güzel ve iş yapabilen zenci kadınlar çeteler tarafından kaçırılıp satılıyor; Corc’un annesine olduğu gibi. Onlara aynı zamanda soyadlarını da veren yanlarında kaldıkları aile Corc ve annesini çetelerden korumaya çalışsalarda başarılı olamıyorlar. Corc ve erkek kardeşi bir süre daha bu ailenin yanında kaldıktan sonra çeşitli nedenlerle farklı farklı şehirlerde farklı farklı ailelerin yanında boğaz tokluğuna yaşamaya çalışıyorlar. 
Bu kadar çok yer değiştirmelerinin ana nedeni zencilerin de gidebileceği bir okul bulmak. Zira o dönemde sadece beyazlar okuyabiliyor,  zencilerse köle!..

Bu yolculukların içinde Corc’un zaman zaman beyazlar tarafından horlanmasına, aşağılanmasına hakarete ve haksızlığa maruz kalmasına tanık olduğumuz gibi onun çalışkanlığına, dürüstlüğüne, yardımseverliğine, el becerisine yatkınlığına, zeki olmasına da tanık oluyoruz. Yanında kaldığı ailelerden birinin ona aldığı hece kitabından kendi kendine okumayı öğrenmesine mesela.. Mesela ütü yaparak para kazanmasına, fırında çalışarak ya da yük taşıyarak kitap parası biriktirmesine.. Daha sonra okula gitme şansını bulduğunda kendinden daha düşük seviyede olanlara ders vererek onlara yardım da ediyor Corc. Bu da  sınıfında onu istemeyen beyaz çocuklar tarafından zaman içinde sevilmesine, küçük çocuk olsalar bile ailelerinden gelen katı, ayrımcı anlayışlarının yumuşamasına ve hatta ailelerini bile yumuşatmasına neden oluyor.

Bütün bu süreçte gittiği her yerde değişmeyen tek bir şey var ki o da Corc’un bitkilere ve hayvanlara düşkünlüğü. Akşamları eve dönerken ceplerinde tohumlarla dönüp onlarla yatağa girmek istiyor.. Bitkiler üzerinde kendince deneyler yapıyor. Hangi bitki hangi toprakta daha iyi yetişiyor onu kendine kurduğu küçücük bahçelerde deneme yanılma yoluyla buluyor. Öyle çilekler yetiştiriyor ki pazarda onun çileği kadar tatlısı yok mesela. . Çiçekleri hasta olan bazı hanımlar Corc’tan onları iyileştirmesini bile istiyolar.   
Hatta ona" Bitki Hekimi" diyorlar kendi aralarında.
Cebinde böcek, kertenkele, kurbağa ile eve gelip evin sahibesine belli etmeden onlarla yaşamaya çalışıyor ama tabi ki yakalanıp onları bahçeye geri bırakmak zorunda kalıyor.

Mücadele içinde geçen hayatın sonunda Corc Karvır üniversite eğitimini de tamamlayıp beyaz siyah ayrımı yapmaksızın kolejdeki öğrencilerine yardım eden kendini kolejdeki laboratuarında araştırmalarına adayan, maddiyata önem vermeyen, ülke çapında ünlü bir profösör oluyor. 
 “George Washington Carver (1861-1943). American botanist and inventor.” diyor vikipedi onun için.
Tatlı patates ve Amerikan fıstığından yüzlerce farklı ürün ürettiğinden de bahsediyor. ( http://kimdirnerelidirhayati.com/genel-biyografi/george-washington-carver-kimdir-hayati-buluslari/)



Gördünüz mü nasıl bir kitap okutmuş öğretmenim bize o yaşlarımızda.   Bu yazıyı hazırlarken bir yandan da farklı ilçelerde beraber olduğum ve FB tan bulduğum bir kaç ilkokul arkadaşıma sordum; ben hatırlamıyorum siz hatırlıyor musunuz diye ve yanıt geldi...
 " Ben çok iyi hatırlıyorum. Bizim sınıftı. Ödemiş Lisesi Ortaokul 1. Sınıf, Türkçe öğretmenimiz  Nigar Öztekin" demiş Gürsel Saygılı. Umarım bu yazı öğretmenimin de eline ulaşır.. Ona ne kadar teşekkür etsem az; bana bu anıyı hediye ettiği için.
Kitap elime ulaştığında beni şaşırtan ve kitabı daha da değerli kılan kitabın gerçek sahibinin adına ulaşmış olmamdı.  Kitabı satan sitedeki kişi gerçek sahip mi yoksa bir başkasının kütüphanesinden mi almıştı bilmiyorum ancak kitabın gerçek sahibi o zamanın Erkan'ı şimdininse Erkan Bey'i.  Kitap kendisine hediye edilmiş. "Erkan'cığımın gerçek bir fen çocuğu olması dileğimle"  yazmış hediye eden. Keşke kendisiyle  karşılaşsam da ondan da kitapla ilgili kendi hikayesini dinlesem. Bakarsınız bulurum Erkan Bey'i ve bir diğer yazının konusu da bu sohbet olur... Şimdi kitap yol arkadaşımda. Ben anlattıkça o kadar merak etti ki o da okumak istedi. Toronto seyahatim sırasında ona bıraktım Fen Çocuğu'mu. "Merak etme ona iyi bakacağım.. Gözün arkada kalmasın" dedi..  
Döndüğüm zaman görme engelli küçükler için de okuyup çocukluğumun kitabını onlarla da paylaşırım belki. 
Vancouver'dan yazdığım bir önceki yazımı " Ben hep sevgiyle ve sanatla kalın derim ya bu yazılık Sevgiyle ve Geçmişteki Güzelliklere Bağlı Kalın " diyerek bitirmişim; bu da öyle olsun...            
Habent sua fata libelli… 
G.D.











28 Nisan 2016 Perşembe

14 Nisan 2016 sabahı Vancouver'da böyle başladı...

İlkokul 3, babamın mesleği yine  beni almış Türkiye'nin hoş bir ilçesine atmış; Fethiye.
İlçenin kaymakamı için ayrılmış lojman 1. Karagöz'ler diye adlandırılan, 1957 de yaşanan
büyük  deprem sonrası yapılan deprem evlerinden biri; iki katlı. 

Sokak kapısı doğrudan bir oturma odasına giriyor. Mutfak ve misafir odası
 alt katta yatak odalarıysa üst katta, önünde küçük ama arka tarafta büyük  bahçesi olan bir ev.
Babam her zamanki gibi arka ve yan bahçeyi sebzeler için, ön bahçeyiyse çiçeklere ayırmış.
Ön bahçede akşam üstü, iş dönüşü, votka limonunu içerken gün batımını seyretmek en büyük zevki. O da onun meditasyonuymuş. O zaman meditasyon falan bilmiyoruz ama onun için öyleymiş meğerse. Bahçenin yan tarafında yer alan mısır ve baklaları  toplamak benim işim, arka bahçenin sebzeleri ise annemin işi..

Ön bahçede bir Limon ağacı var. Babam "Bu senin buna sen bakacaksın"  diye belki de  hayatımdaki ilk büyük sorumluluğu vermiş bana. Sulanacak, çapalanacak,  limonlar toplanacak...
Hayır, bir işi verdimiydi de ciddi ciddi gözünüzün içine bakardı; ne oldu limonlara diye!!!           O güveni nasıl yok edebilir ki insan... Mecbur bakılacak o limonlara.
Bir de evin ön cephesindeki balkonlarından hemen hemen her gün izlediğimiz  Yunus balıkları.. Günün hangi saati olduğu fark etmez bir bakarsınız onlar oynamaya başlamışlar denizde...  


Ne evin önünden ne de gittiğim Yunus Nadi İlkokulu'nun bahçesinden denize girerken (çocukluğun güzelliğine bakar mısınız ? ) hiç korkmadım onlardan. 

Yüzerken burun buruna gelir miyim, gelirsem ne yaparım  diye hiç sormadan attım kendimi denize.     
Sonra ne olduysa ben denizin içinde yaşayanlardan ürkmeye başladım. Yüzmeyi çok severim ama ben yüzerken denizin altında kimler dolaşıyor hiç bilmek istemem.. O nedenle de ne İstanbul'daki ne de dünyanın başka bir yerindeki akvaryum tarzı yerler hiç ilgimi çekmez. Ya sonra çok korkar ve denize girmek istemezsem ???!!!
O nedenle gitmem de görmem de... Ben sadece yüzerim..
İşte böyle korkak ve ödlek bir durumdayken birden kendimi ciddi bir para ödeyerek Whale Watch turunda buldum...
Sabah 9:30 da özel bir otobüs biz katılımcıları şehrin ( Vancouver) çeşitli yerlerinden topladı ve Steveston Village
adlı bölgeye götürdü. Götürürken yolda bizlere  bir form doldurtup imzalamamızı istediler.

" Ben Gülay Doğan bu gezinin tehlikeli olduğunu biliyorum. Bu gezide ölebilirim, yaralanabilirim ancak bu geziye katılmanın tüm sorumluluğu bana ait.. Ölsem de yaralansam da tüm okuduklarımı anladım ve kabul ettim... imza:  Gülay Doğan " 

Rezervasyon yapmışım ama para henüz hesabımdan çekilmemiş... Vazgeçsem mi???

Bir yandan çocukluğumda beni hiç korkutmadan birlikte yüzmeyi göze aldığım yunuslar öte yandan sonradan nasıl oluştuğunu bilemediğim korkularım..

Otobüste İsveç, Avustralya, Taylan, San Francisco olmak üzere çeşitli ülkelerden farklı insanlarla beraberim ve yiğitliğe ben vazgeçtim demeyi yediremiyorum. Ayrıca, istemiyorum ki  vazgeçmeyi.. Gerçekten onlarla yeniden buluşmayı istiyorum. Çocukluğumda hemen hemen her gün odamın balkonundan gördüğüm o balıkların denizin içindeki oyunlarını özlemişim meğerse ben...

Yoksa ben çocukluğumu mu özledim dersiniz? Her neyse ne. Ben bu işi tamamlamak istiyorum.
Tamam, ölsem de yaralansam da sorumluluk benim! 


İşte 14 Nisan 2016 sabahı Vancouver'da böyle başladı...    


Bota bindik ve açıldık denize. Önce Stellar ve California türü Sea Lions'ları gördük.
Kum torbası gibi kayalıkların üzerinde sonra da birbirlerinin üzerinde horlamaya benzer sesler çıkararak öööyle yatıyorlar. 

Sonra biraz daha gittik ve bot durdu.  Sonra da bana çocukluğumu hatırlatan dostlar kendilerini göstermeye başladılar. 

Yüzdüler, zıpladılar, su fışkırttılar..

Sevinç içinde, hiç korkmadan, bu denizin altında neler oluyor demeden, keşke daha çok kendilerini gösterseler diye diye izledim onları. 
Kendi aralarında Resident ve Transient' lar olarak ikiye ayrılıyorlarmış. Resident deyince bütün sene hep buradalar, bu denizdeler, başka bir yere gitmiyorlar zannettim ama rehbere sorunca anladım ki işin aslı  öyle değil. Resident'lar da başka denizlere gidip sonra buraya dönüyorlarmış ama hep aynı rotayı izliyorlarmış. O nedenle adları resident. Transient olanlarsa kah orada kah burada başlarını dışarı çıkarıp buradayız derlermiş.





Resident'ı  Transient'i hepsi bizi karşıladı bugün. Hiç korkmadım,  sizlerden hiç ürkmedim.  Hava müsait olsa, sanki,  denize bile girerdim sizlerle... Belki eski arkadaşlıklar böyle bir şey işte. Birbirinizi senelerce görmezsiniz ama çocukluğun verdiği güvenle olduğu yerden başlarsınız..

Ben hep " Sevgiyle ve Sanatla Kalın " derim ya bu yazılık 
 "Sevgiyle ve Geçmişteki Güzelliklere  Bağlı Kalın "

G.D.







16 Nisan 2016 Cumartesi

Kıbrıs' tan Bir Dost Selamı Var...

4 Temmuz 2013  tarihinde bloğumda
(http://bygulaydogan.blogspot.com.tr/2013/07/kutuphaneler-cocuklugum-gezi-valdes.html)
 yayınladığım yazımdan kısa bir süre sonra bir e-mail aldım.   
Daha sonra kendisiyle tanışma fırsatını bulacağım sevgili Mesut Günsev Kıbrıs'tan yazıyordu. Facebookta ortak bir arkadaşımız olduğu için arkadaşımın paylaşımı sonucu yazımı facebookta okumuş ve benimle duygularını paylaşmıştı.  Yazımı yayınladığım o günlerde Mesut Bey ve eşi yeni evlerine taşınmak üzereydiler  ve Mesut Bey'in kitapları yeni eve gitsin mi yoksa bir kütüphaneye mi bağışlansın konusu gündemdeydi. Aslında kendisi kitaplarının hepsini yeni eve götürmek istiyordu ama etrafındakilerin ona söyledikleri nedeniyle kafası karışmıştı.
İşte tam bu  kafa karışıklığının içinde bir yazı  “Kütüphaneler – Çocukluğum - Gezi - Valdes”   Mesut Bey’in imdadına yetişmiş ve ona “ Kitaplarımın hepsi benimle beraber yeni eve gidecekti. “  dedirtmişti.  
İşte hem bu duygularını benimle paylaşmak  hem de yazımdan kendi yazılarının yayınlandığı dergide ve hatta yaptığı haftalık televizyon programında bahsedebilir mi diye nazikçe sormak için  bana e- mail göndermişti.
Henüz tanımadığım ama benimle aynı duyguları paylaşan bu nazik beyefendiye  hayır demem mümkün müydü?
 “ Ne yapacağım kitapları ? Çoğunu ikinci kez okumadım bile.  Atatürk’e ait 3 binden fazla yazılmış eser...  Bunları bir yere ver, bağışla, at kurtul, kitap öldü kardeşim, artık bilgisayar var, devir tablet devri, tıkla oku…   bu ve buna benzer sözler kulaklarımda yankılanıyor. Tam bu sırada gözüm önümdeki bilgisayara ilişiyor. Bir gönderi “Kütüphaneler – Çocukluğum, Gezi, Valdes” başlıklı Gülay Doğan imzalı yazı.”  
Daha sonra Kıbrıs'a gidip kendisiyle tanıştığım zaman,  yazımı okurlarıyla paylaştığı,  bir kopyasını da bana verdiği,   dergideki yazısında böyle yazmış  ve benimle aynı duyguları paylaştığını gösteren şu cümleleri de eklemişti.
“ Bunları sanki ben yaşamışım gibi. Sonra rafların arasında bana göz kırpan iki mavi soluk bez cilt göz kırpıyor bana. ‘Çocuk Haftası' Her hafta sabırsızlıkla beklediğim 75 kuruşa Yeldeğirmeni’ndeki tütüncü amcadan satın aldığım dergiler. 1958’li yıllar. İlk iki cildi..  Aslında demir yolcu olan ama hat sanatı ile de uğraşan, cilt yapan “Hafız Bey Amca” bana ciltlemişti. Tüm yaşamım boyunca benimle gelen ciltler.
İşte sevgili Gülay Doğan’ın yazısı, Hafiz Bey Amca’nın ciltleri benim kararımı kolaylaştırdı.
Kitaplarımın hepsi benimle beraber yeni eve gidecekti.  “


Sonra yazılarımı kendisiyle hep paylaştım, fikrini aldım. Hatta bir keresinde bir New York seyahatimde, O da kendi yazdığı bir yazıyı yayınlamadan önce benimle paylaşıp fikrimi sormuştu da kendimi ne kadar önemli ve ne kadar mutlu hissetmiştim, o küçük NY otel odasında.
Yazı yazmak benim için çok önemli, bir o kadar da can suyu gibi. Uçakta yazarım, kafede otururken yazarım, bir konseri ya da operayı izlerken daha izleme anında kafamda yazarım... Aslında bana hadi yaz yeniden diyen bir çok arkadaşım var.  Ama ne olduysa oldu duruldum. Üzerimden bu durgunluğu atmak istediğim bazı anlarda ise yazdım ama yazdıklarımı yayınlayacak kadar beğenmedim.

Peki bu akşam ne oldu da böyle kağıda kaleme ( klavye ve ekrana demek daha doğru sanırım ) sarıldın derseniz çok fazla kullanmasam da facebook ve Mesut Bey diyeceğim.  
Facebook'a bakarken Mesut Bey'in doğum günü olduğunu gördüm ve kutladım. O da hemen " sağ var ol Gülay..yazılarını çok özledim..nerede yayınlanıyor.." diye  sormaz mı ? 

"Maalesef hiçbir yerde.. bir şekilde duruldum yeniden başlayamıyorum. Umarım yeniden açılır ve yazmaya başlarım Mesut Bey.." dedim hemen.
Ve sonra öyle bir yanıt geldi ki kaleme, kağıda daha doğrusu klavyenin tuşlarına değmemek olmazdı artık saat 00:47 yi gösterse de.
"olmaaaz.. lütfen yeniden başla..ilk yazını da bana gönder yayınlayayım..o akide şekeri tadındaki-tarçınlı-yazılarını bekliyorum..ne güzeldi kitaplar hakkındaki...selam olsun " diyordu. İnsanın kendisini böyle yüreklendiren dostlarının olması ne güzel.  
İstiridye kabuğunun içindeki inci tanesi gibi kapalı, sizden uzakta durduklarını sanıyorsunuz ama sonra kabuğunu açıp öyle bir parlaklık ve değerle size bir şey yansıtıyorlar ki hem ilham kaynağı oluyorlar hem de ekran başında kendi kendinize gülümseyerek içinizi döküvermenize ...
Bizi birleştiren, aynı heyecanı ve duyguları paylaştıran kitap ve sanatsa ki öyle; sevgiyle ve sanatla kalın diyorum uzun bir aradan sonra.
G.D. 

31 Ocak 2015 Cumartesi

" Gençler koşuyor..."


Arnold Schwarzenegger'in oynadığı 1996 yapımı Jingle All the Way filmini bilmem hatırlar mısınız?  İşinden vakit bulamadığı için çocuğuyla yeterince  ilgilenemeyen baba, 
oğluna yılbaşı  hediyesi olarak, oğlunun çok istediği  oyuncağı, Turboman'i, alacağına söz verir. 
Ancak son gün yine toplantılardan hediyeyi alacağını unutup son anda verdiği sözü hatırlar ve koşarak son dakikada oyuncakçı dükkanına yetişir.  
Onunla birlikte içeriye gayet yapılı bir adam daha girer ve her ikisi de satıcıya " Turboman var mı? " diye sorarlar.  


Satıcıdan ilerdeki rafta sadece bir adet kaldığını öğrendikleri andan itibaren de  Turboman'e ilk ulaşan olmak için kıyasıya bir yarışa girerler.

Mağazanın içinde koşmaya başlarlar ve birbirlerini engellemek için çelme takmaktan, yumruklaşmaya diğer oyuncakları engel olarak kullanıp yerlere atmaya kadar her türlü yola başvururlar.   

Ne zaman bir şeyi almaya ki bu genellikle ya bir konser ya da tiyatro biletidir son  dakikada ve bir de ya kalmadıysa kuşkusuyla  koşarak gitsem aklıma hep bu film gelir...

Geçtiğimiz hafta sonlarından birinde de  sanki ben,  Arnold Schwarzenegger'dim.


Seminerlerine katıldığım, bana, üniversiteden bu yana ders çalışmanın, öğrenmenin zevkini yeniden tattıran hatta  belki de ilk defa farkına vardıran, Radikal, Milliyet Sanat ve Andante’de sanat yazıları yazan, Boğaziçi Üniversitesi'nde dersler veren, Sevgili Ufuk Çakmak aynı zamanda bana yeni bir pencere daha açtı. 
Burada bir özeleştiri yapmam gerek.. Seneler önce gittiğim en son Devlet Tiyatrosu oyunundan   " daha da gelmem" diyerek çıkmış ( o zamanlar bu kalıp henüz literatürümüze girmemişti ama buna benzer bir şey demiştim ben de) ve daha da gitmemiştim Devlet Tiyatrosu oyunlarına. Bir gün Ufuk Bey'le tiyatrolar üzerine konuşurken bu düşüncemi onunla paylaşınca "Haklısınız, bir dönem hepimiz aynı fikre kapıldık ama çok güzel oyunlar var Devlet Tiyatrosunda. İzlemenizi tavsiye ederim" dedi. Bir kaç da oyun tavsiye etti.
Devlet Tiyatrosunun biletlerini satan siteye girdiğim zaman söylediği oyunlara bilet bulmanın neredeyse imkansız olduğunu gördüm.
Nedendir bilmem, Devlet Tiyatroları oyunun oynanacağı günün 13 gün öncesinde bileti satışa çıkarıyor. Yani gişeye gidip ya da siteye girip Ocak ayının 15 indeki, 23 ündeki ve 30 undaki oyunlara birer bilet alayım diyemiyorsunuz. Hepsinin ayrı ayrı 13 gün öncesini hesaplayıp o sabah ya siteye girmeye çalışacaksınız ya da gişenin önünde olacaksınız. O gün siz bilet alana kadar biletler bittiyse de bir sonraki gün yine aynı hareketi tekrarlayacaksınız.Çin işkencesi gibi.
Bileti satan site bilet satışına her sabah 10:10 da , gişelerse tam 10:00 da başlıyor. Ve bazı oyunlar var ki 10 dakika içinde yaklaşık 300 kişilik biletlerini gişedeki satışla bitiriveriyor. 10:10 da siteye girdiğinizde ise sizi " ilgili seansta yer kalmamıştır. İlginize teşekkür ederiz" yazısı karşılıyor.


İşte biletleri böylesine hızlı biten bir oyun " Profesyonel".  Yaklaşık 5 senedir kapalı gişe  oynandığını öğrendim. 

17 Ocak cumartesi akşam üzeri  bilet satış sitesine bakarken Cevahir AVM deki DT sahnesinde oynayan " Ellerimin Arasındaki Hayat" oyununa son 4 biletin kaldığını görünce hemen bir bilet alıp, akşam da gittim. ( Çok beğendim, seyretmenizi tavsiye ederim. ) Perde arasında gişeye  gidip  " Burada da bilet satışı oluyor mu ?" diye sordum. "Evet var" dediler.

Eve dönünce Profesyonel ne zaman oynuyor diye baktım. 30-31 Ocak Cevahir AVM deki sahnede oynayacak. 30 biletleri için geç kalmıştım ama ertesi sabah 31 Ocak bileti için şansımı deneyebilirdim. Sabah saat 09:45 te AVM nin metro girişindeydim.
İçeri girmeyi bekleyen 5-6 kişi vardı ama sanki alış verişe gelmiş gibiydiler.
Saat tam 09:58 gibi  kepenki kaldırdılar. Kepenkin tam açılmasını beklemeden eğilip altından geçerek içeri ilk adım atan ben oldum ama bu sefer de otomatik cam kapının 
açılmasını beklemeye başladık. Otomatik kapının diğer tarafındaki ve güvenlik geçişinin oradaki görevliler bir bize bir de saatlerine bakarak son iki dakikanın geçmesini beklediler. Saat tam 10:00'da otomatik kapı açıldı ve yine içeri ilk giren bendim.  Çantamı güvenlik geçişine attığım gibi diğer tarafa geçip çantamın çıkmasını bekledim. Ve hızlı adımlarla merdivenlere doğru yürüdüm, bir gece öncesinden gişeye nasıl gideceğim konusunda antremanlıydım. Etrafımda da öyle acele eden, gişeye doğru yönelen birileri yoktu. İçime biraz su serpilmişti ama yine de acele ederek merdivenlerden bir üst kata çıktım.
O da ne ! 
Üst katta koridorda koşuşan bir sürü GENÇ... Kızlı erkekli gişeye doğru koşuyorlar... Hemen ben de koşmaya başladım; hani koridorun aynı tarafında koşsak ve eğer bacak uzunluğum yetse kesinlikle çelme takıp düşürürüm düşüncesindeyim.    
Nereden çıkmıştı şimdi bunlar????
Onlar koridorun sağ  tarafından ben de sol tarafından koşuyorduk  ve sonunda kendimi gişenin önünde buldum. Sırada 8. kişiyim..
Önce çok sevindim. Tamam kesin bilet alırım. Hatta öyle ki fazla sayıda bilet alıp arkadaşlarımla birlikte bile gidebilirim...Fakat sıra bir türlü ilerlemiyordu. Niye diye biraz dikkatli bakınca anladım ki biraz önce koşarak önlerine geçmeye çalıştığım ama bazılarını geçemediğim o GENÇLER aralarında organize olmuşlar onar onar bilet alıyorlar. 
 Ben, almayı çok istediğim bir biletin peşindeysem eğer, annesinin memesinden süt emmeye hazırlanan, o muhteşem doyum anını titreyerek bekleyen ufacık bir bebek misali çok heyecanlanırım. 
Yerimde duramıyorum, içimden " Allahım lütfen lütfen bitmesin" diye dua ediyorum, gişedekilere  biraz daha hızlı olamaz mısınız diye biraz sert biraz yalvaran gözlerle bakıyorum... Ama hissiyatım o ki biletler bitmek üzere.

Tam o anda GENÇ lerin arasına kaçmış gibi gözüken biz 2-3 yetişkinden biri dönüp " Bir adet fazla tam bilet var. Almak isteyen var mı ?" dediğinde ben kadıncağızın elindeki bileti çoktan kapmıştım " BEN ALIRIIIMM !!! " diyerek.
Tam o anda  da gişe görevlilerinden biri 20:00 seansı biletleri bitti diye seslendi.

Yazının başından beri GENÇ, GENÇLER derken hep büyük harf kullandım zira gözümde çok büyüdüler :)))  Pazar sabahı erkenden yollara dökülmüş, tiyatro bileti almak için yarış halinde nefes nefese koşan gençleri görmek  beni nasıl mutlu etti anlatamam... Yüzümdeki gülümsemenin nedeni oldukları için onları çok sevdim ve takdir ettim; ha bu arada  bacak boyum zaten yetmezdi ama yetse de çelme takmazdım, şakaydı tabi ki...

Ve 31 Ocak akşamı yani dün akşam, o güzel, büyük GENÇLERle  birlikte koltuklarımıza oturup Profesyonel 'i seyrettik. Sahnedekileri bir kez daha ayakta alkışladık.

Arnold Schwarzenegger'in  filmde gözlerimizin önüne serdiği rekabetçi iş hayatında gençler hep kendilerinden öncekileri, yaş olarak ileri olanları geçmek için yarışırlar ya,   sanıyorum hayatta bizim de gençleri geçmek için koşmamız gereken bir çok yer var.
Yeter ki fark edelim... 
Sevgiyle ve Sanatla kalın,
G.D.