29 Mart 2014 Cumartesi

" Bu Resimlere Dokunmak Serbest !.. "




Bu yazıyı uzun zaman önce yazdım. Ama her gün karşılaştığımız yeni tapeler, yeni haberler, ülkem nereye gidiyor soruları arasında yazdığım yazıyı yayınlamayı içime sindiremedim... 
Koyun can derdinde kasap et derdinde gibi geldi yaptığım.    
Belki fazlasıyla hassaslıktı yaptığım ama hissiyatım buydu.
Yazım görme engelli olmalarına rağmen parmak uçlarıyla düz beyaz tuvale dokunarak oradaki, ressam tarafından düşünülmüş, doğru resmi görmeyi başaranlarla ilgili...
Düşündüm de bu durum sanki  ülkemin yarın oy vermeye giden insanını da yansıtıyor.
Umarım yarın  oy vermeye giderken artık gerçek resmi görmüş olmayı,  parmak uçlarımızla tuttuğumuz mühürlerle  de doğruyu seçmeyi başarırız... 



Geçenlerde yolum Kabataş üstünden İstanbul Modern Sanatlar Müzesine  düştü.  Deniz kenarındaki çay bahçelerini görünce  müzeye gitmeden önce oturup bir kahve içtim.  Hiç bir zaman bakmaktan bıkmayacağım denize, vapurlara, gemilere, 
Kız Kulesi’ne, Topkapı Sarayı’na tek tek baktım.

Sol tarafta da Boğaz köprüsü; ama henüz  hava kararmadığı için ışıklarla bezenmediğinden sadece üzerinde karıncalar gibi gidip gelen arabalar vardı.İstanbul’un karmaşasını hatırlattı bana bu trafik; beğenmedim.   
Oysa ben kafamda canlandırdığım, gönül gözüyle görmek istediğim İstanbul’da olmak istiyordum. Hemen yüzümü sağ tarafa döndürüp görmek istediğim Topkapı’ya, Kız Kulesi’ne, vapurlara  doğru meylettim.
Kahveden sonra ver elini İstanbul Modern.
Önce yeni  sergileri sonra ana salondaki “Geçmiş ve Gelecek “ sergisini gezdim.   
Müzeleri gezerken  hepimiz  en az bir iki kere  salonlardaki güvenlik   görevlileri tarafından “Fotoğraf çekmek yasak.” diye uyarılmışızdır.   
Hatta bazılarımız fotoğrafla yetinmeyip resimlere dokunmaktan kendimizi alamayız...
“Allah Allah, anlamadım yağlı boya mı bu ??? “ sorusuyla birlikte mıknatısın çekim gücüne yakalanmışçasına elini tabloya doğru uzatmaya kalkan  meraklı ziyaretçilerin, güvenlik görevlisi    tarafından “tablolara dokunmayın  lütfen”  diye durdurulduğuna da şahit olmuşuzdur.
“Geçmiş ve Gelecek”  sergisinde bir resim vardı ki bu kuralı yıkmak için yapılmış. Hüsamettin Koçan’ın “Körler İçin Resim serisinden  , Karışık Teknik”  adlı tablosu .

 


Çerçevenin içindeki beyaz tuvalin üzerinde ne bir fırça darbesi ne bir boya izi var. Sadece kabarıklıklar; o kadar. Bunlar dokunarak algılanan resimler...

Sonra nasıl yapıldıklarını okudum. Sanatçı tarafından  tuval üzerinde, çamur ve çeşitli malzemeler kullanılarak arka yüzden kabartma bir görüntü oluşturuluyormuş.

Bir resim sergisini gezerken hiç aklınızdan geçmiş miydi, görme engelliler bu tabloları hiç göremiyorlar diye.
Dürüst cevap vermem gerekirse ki gerekir, ben hiç düşünmemiştim.
Ta ki o gün Hüsamettin Koçan’ın “Körler İçin Resim serisinden Karışık Teknik “ adlı tablosunun karşısında kendimi bulana kadar.

Eve gelip hemen internetin başına geçtim.
“Görme engelliler için tablo” yazdım. Karşıma ,
*görme engelliler için okuma tablosu
*görme engelliler için periyodik tablo çıktı.
“Görme engelliler için resim” yazdım . O zaman da görme engelli kişilerin açmış olduğu sergilerden haberler çıktı.
Oysa ben, 
elleriyle bembeyaz tuval üzerindeki 
http://www.acikgazete.com/dunya/2005/03/30. 
kabarıklara dokunarak kendi alfabeleriyle okudukları kitapları okurcasına, tablodaki resmi kafalarında canlandıracakları beyaz tuvalleri arıyordum. Yani gönül gözüyle gördükleri ya da parmak uçlarındaki gözlerinin göreceği resimleri arıyordum.

Son olarak internette arama çubuğuna Hüsamettin Koçan yazdığımda aradığım karşımdaydı.
https://www.youtube.com/watch?v=AHV_LGfoOsE

Evet, bu resimlere dokunmak serbest arkadaşlar...



Sevgiyle ve Sanatla kalın
G.D.

1 Ocak 2014 Çarşamba

" Hojalata Sanatı" gibi renkli, barış içinde bir yıl diliyorum...


 Resim yapmaya,  el becerisine o kadar uzağım ki,  acaba resim kursuna gitsem,  denesem yapabilir miyim düşüncesini bile aklımdan bir saniyeden fazla geçiremiyorum. Zira cevabı hemen gözümün önüne koca bir levha gibi geliyor.
“Mümkün değil, olmaz, deneme !”
www.farflungarts.com
O nedenle,  kurstan kursa her şeyi merak ederek koşan ben böyle bir çalışmayı denemeye hiç kalkışmadım. Hal böyle olmasına rağmen bu hafta sonu bir el becerisi kursundaydım.
Bundan bir önceki yazımda çocuklar için sanatta  neler yapılıyor merak ederim ve onlar için yapılan konserleri, tiyatroları gider izlerim demiştim.  Bu sefer de yine çocuklarla birlikteydim.  Ama bu sefer kendim için hiç aklıma getirmediğim bir el becerisi kursunda;  “Hojalata, Meksika Folyo Sanatı “  Daha önce hiç duymamıştım Hojalata’yı.  İnternetten araştırdığımda Türkçe açıklamasını  pek  bulamadım. 
www.farflungarts.com
 İngilizce açıklamalarda  da “ Tarihi 16. Yüzyıla dayanan Meksika’ya ait, metalle yapılan biblo, takı, ayna gibi farklı işlevleri olan sanat çalışması ” diyor. http://www.farflungarts.com/Mexican_Tin_Art_Work_s/25.htm  
www.peramüzesi.com

"Pera Eğitim’de Yılbaşı Programı Hojalata - Meksika Folyo Sanatı...Çocuklar öncelikle renkli ve çarpıcı Meksika folyo sanatından örnekler görecekler..."  yazısını okuduğumda yazının yanındaki resim o kadar hoşuma gitti ki bu nasıl yapılmış,  neyle yapılmış merakıyla detaylarına girdim ve yukarıda size bahsettiğim satırları buldum. Sonuçta da kursa gitmeye karar verdim.
Hemen Pera Müzesi ilgililerine  ulaşıp “ Çocuklarla birlikte ben de kursa katılabilir miyim, en azından onları gözlemleyebilir miyim ,  çok merak ettim neler yapacaklarını “ diye sordum, onlar da beni ve blog  yazılarımı bildikleri  için sağ olsunlar hemen yanıtladılar; " Tabi ki gelebilirsiniz." 
Çöp adamdan öte geçemediğim için ortaokulda bile resimlerimi yalvar yakar anneme yaptırdığımı , annemin gün gezmelerinden dolayı benim resim ödevimi  yapmadığında  (!)        “ ödevimi evde unutmuşum hocam “ diye boynu bükük bir şekilde resim hocasının karşısında kıvrandığımı söylersem resim yapma konusundaki travmamın büyüklüğünü anlamakta zorlanmazsınız diye düşünüyorum.

Oysa şimdi sorumluluğu benim üzerimde olmayan bir el  becerisi çalışmasındayım ve sonunda “ Peki sen neler yaptın ? “  diye bana soru soran olmayacak... O nedenle rahatım. 


By G.D.
By G.D.
Cumartesi günü  Pera Müzesi eğitim odasına girip çocukları izledim. Ne kadar kendilerinden emin, ne kadar huzurlu, ne yapacağını, ne yapmak istediğini bilen çocuklardı hepsi. Yaşları 7-14 arası , 12 çocuk.  Alüminyum levhaları öğretmenleri  kesip onlara veriyor, onlar da üzerine yapmak istedikleri şekli mikado çöpleriyle çizip sonra da o şekli ispirtolu kalemle istedikleri gibi boyuyorlar. Sonra da boyasız kısmı kesip çalışmalarını ortaya çıkarıyorlar. Bazen de çay kaşığı ya da metal bir şeyle levha üzerine girinti çıkıntılar yaparak boyut kazandırıyorlar onlara...  Hiç kimse kimseye karışmıyor, kendi işiyle meşgul. İşi biten öğretmenine gösterip tamamen bitirdiğini düşünüyorsa yeni bir levha istiyor,  ver elini yeni bir fikir,  yeni bir çalışma....
By G.D.
By G.D.
Yaptıklarını çok beğendim. 
Eğitmen Leyla hanım 25 senedir çocuklarla çalışıyormuş.    

David Kracov
Aslında  Pera müzesinin web sayfasında gördüğüm  o resimdeki renklilik, canlılık bana daha önce gezdiğim bir galerideki heykelleri, tabloları hatırlattı.  Onun için de ilgimi çekti sanırım bu kurs.
Eden Gallery.   Eden Galeri'yi   New York’ta gezmiştim.   Eserler, toplumsal olaylara oldukça duyarlı olan,
12 yaşında katıldığı bir yarışmada iki kategoride birincilik elde  eden 1968 doğumlu,  David Kracov'a ait.   https://www.google.com.tr/search?q=david+kracov&rlz=  

Coca-Cola Open Happiness
Galerideki görevlinin açıklamalarından öğrendiğim, sanatçının kullandığı malzeme çelik  ve çalışmaların canlılığını,  ışığını veren boya ise otomobil boyası. Bu boya kullanıldığı için de  eserler açık  havada sergilenmeye müsait. Anlayacağınız, bahçenizin, balkonunuzun bir köşesinde yer alabilirler.  
Book of Life
Ne yalan söyleyeyim hepsi benim olsun istedim...
Reflections
Ama yine de hepsi  birbirinden güzel olan çalışmaların içinde beni en çok etkileyen “Reflection” oldu. 
Reflection ( Yansıma ) adını verdiği  çalışmayı sanatçı 11 Eylül anısına yapmış. İkiz Kuleler  ve etrafındaki binaların suya yansımasını anlatan bu çalışmada suya yansıyan kısımda Dünya Ticaret Merkezinin  İkiz Kulelerini görebiliyorsunuz ama suya yansımayı yapan binaların arasında  İkiz Kuleler yok... Onların yerine yüzlerce, binlerce renkli kelebek var. 
Kelebekler o gün orada  ölenlerin ruhlarını ifade ediyormuş.  
Hikayeyi duyduğumda çok etkilenmiştim ,  hala da etkiliyor. 
Hepinize , hepimize mutlu , sağlıklı,  sanatın savaşları, ölümleri konu edinmediği  barış içinde bir yıl diliyorum... 
Sevgiyle ve sanatla kalın,
G.D.

10 Kasım 2013 Pazar

Ölümünün 75. yılında Ata'yı, ondan bir şeyler anlatarak, saygıyla anmak istedim.

Geçen akşam bir söyleşideydim.
Önce, Atatürk'ü cumhuriyet fikrine ulaştıran süreci anlatan  "Yükselen Bir Deniz " belgeselinin ikinci bölümünü izledik, ardından bu yolculuğu, belgeselin yapımcısı Can Dündar'dan dinledik. 

Dönemle, Atatürk'le ilgili sorularımızı yaptığı araştırmalara dayanarak cevapladı Can Dündar. Çok güzel, çıktığımda "iyi ki  gitmişim" dediğim bir söyleşiydi.
Avni Arbaş, 1988
Atlı Mustafa Kemal
Pera Müzesi'nin, bir önceki yazımda bahsettiğim, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 90.yıl dönümü anısına gerçekleştirdiği Düşler, Gerçekler, İmgeler sergisinin bir uzantısıydı bu söyleşi de. 

Söyleşi, Atatürk'ün öngörü yeteneği, ilerici görüşleri, kararlılığı, batılılaşmaya, batılılaşma yolunda sanatın rolüne verdiği önem üzerinden ilerledi.
Ata'nın kafasında canlandırdığı Türkiye'yi oluşturmak adına yaptığı ilerici girişimler, ilerlemek adına duyduğu dayanılmaz heyecan, bu heyecanın attığı adımlara nasıl yansımış olduğu da konuşuldu. Bunlardan birisi de Özsoy Operası ile ilgili hikayeydi. Hikayeyi daha önce bir yerlerde okuduğumu hatırladım ama tekrar ve daha detaylı dinlemek çok hoşuma gitti.Sizlerle de paylaşmak istedim. 

1934 yılının Mayıs ayında İran Şahı Rıza Pehlevi Türkiye'ye gelecektir. Cumhuriyetin 
İran Şahı Pehlevi ile birlikte, Ankara. (16.06.1934)ilanının üzerinden 11 yıl geçmiştir ve Atatürk İran Şahı'na ülkede gerçekleştirilmiş olan yenilikleri  sergilemek heyecanı içindedir. Ancak yapılanlar Ata'ya yetmez, Şahı etkileyecek bir program içinde neler olmalıdır diye çevresiyle görüşmeye başlar.
Onlara " Şah Pehlevi'yi derinden etkileyecek bir program için neler yapmamızı önerirsiniz?
diye sorar.
                                                                                
Sümerbank Nazilli Basma Fabrikası'nın açılışında. (09.10.1937)Arkadaşlarından bazıları,  Şahı Atatürk Orman Çiftliğine götürelim der. Atatürk bu fikri yeterince ilginç bulmaz. Bir diğeri Merinos fabrikasının gezdirilmesini önerir ki bu da Atatürk'ün heyecanını yatıştıracak bir öneri değildir. Peki,o zaman Sümerbank'a götürüp fabrikayı gezdirelim? Hayır, bu da değildir Ata'nın kafasındaki.
İran Şahı Rıza Pehlevi ile Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'nde. (16.06.1934)"Bütün bunlar İran'da da var.
Onlarda olmayan bir şey yapmalıyız" der.

Arkadaşları onun aklında bir fikir olduğunu anlarlar ve    "Peki siz nasıl bir şey düşünüyorsunuz bu konuda paşam?"  diye sorarlar.

Atatürk tüm heyecanı ile " Bir Türk operası yapacağız!.." der.
Herkes çok şaşırır.
İyi de, bu opera nasıl yapılacaktır?
Librettoyu kim yazacak, besteyi kim yapacak?
Ortada ne sanatçı var, ne orkestra var...
Nasıl olacaktır ki bu ??
Ancak Atatürk her zaman olduğu gibi kararlıdır; " Bir Türk operası yapacağız" .
Hatta bestelenecek operanın konusu da kafasında bellidir;İranlı'ların "Şeyhname"sinden         esinlenerek oluşturulan bir destanın konusudur kafasındaki.
Çevresindekiler, "Peki besteyi kim yapacak paşam?" diye sorduklarında " Paris'teki eğitiminden yeni gelen bir genç var, adı Adnan, ondan isteyin besteyi yapmasını" der.
Bahsettiği 27 yaşındaki genç, o dönemde Musiki Muallim Mektebi'nde öğretmenlik yapan Adnan Saygun'dur.
Operanın konusu bellidir ancak librettosunun yazılması gerekir, bu görev de Münir Hayri Egeli'ye verilir.
Görevlendirilen kişiler Adnan  Saygun'a giderek Mustafa Kemal'in talebini iletirler.
Adnan Saygun aklındaki soruları hızlıca sıralar, aldığı cevaplar kısa ve nettir.
Solist var mı ?    Yok.
Orkestra var mı ?    Yok.
Koro var mı ?   Yok.
Peki ne var?
27 gün.
Evet, beste ile birlikte diğerlerinin de oluşturulabilmesi için sadece yirmiyedi gün vardır.
İşte, ilk Türk operası olan "Özsoy Operası" böyle ortaya çıkmıştır diye sözü bağladı sevgili Can Dündar.
Özsoy Operası, Prömiyerle Sahnelendi
Adnan Saygun gecesini gündüzüne katarak çalışır. Eserin prömiyeri 19 Haziran 1934 gecesi Atatürk ve Şah Rıza Pehlevi huzurunda gerçekleştirilir. Operada bariton Nurullah Taşkın, soprano Nimet Vahit ve Semiha Berksoy oynamıştır.

Ben de ölümünün 75. yılında, Mustafa Kemal Atatürk'ü, ondan bir şeyler anlatarak, saygıyla anmak istedim.

Sevgiyle,
G.D.

23 Ekim 2013 Çarşamba

75.yıl, 90. yıl... Ve Modern Türk Resminde Cumhuriyet İmgesi

Yıl 1997 Ekim ayı.  Cumhuriyetin 75.yılı kutlanacak.                           By G.D.
O yıl oğlum ilkokul 2. sınıfta.  Gittiği okulun yönetimi muhteşem bir gezi/kutlama programıyla geldi.
Çocuklar, öğretmenleri eşliğinde de 
gidebileceklerdi ama isteyen veli de çocuğuyla birlikte katılabilecekti geziye.  Fikri o kadar beğendim, program beni o kadar cezbetti  ki neredeyse oğlumdan önce kendimi kaydettirdim.  Şaka bir yana oğlumun da  bu tecrübeyi yaşamasını,  Cumhuriyetin 75. yılını bu şekilde kutlamasını gerçekten istedim.
Program şöyle:
27  Ekim gecesi saat 23:00 de Haydarpaşa’dan  trene binilecek, yataklı vagonda yolculuk edilerek  sabah  09:00 civarı Ankara Garına varılacak. 
Ankara’dan önce sabah daha erken bir saatte Geyve’de bir molamız var.  Geyve İstasyonunda  çocukları bir takım asker karşılayacak.  Birbirlerini askerce selamlayıp, karşılıklı “Günaydın !! “ ve “Sağ ol !!! “ dedikten sonra , çocuklar ve veliler Geyve’nin şehir parkında kahvaltı edecek ve yeniden yola çıkılacak. Ankara’ya vardıktan sonra ilk iş Anıtkabir’e gidip Atamızı ziyaret edeceğiz.
Sonrasında  Ulus’ ta  ilk  TBMM ziyaret edilip oradan öğlen yemeği için Ankara Palas’a geçilecek. Yemek,  Atamızın 17 ocak 1929 tarihinde dans ettiği salonda yenilecek.  http://www.mfa.gov.tr/ankara-palas-devlet-konukevi.tr.mfa 
  
Yemek esnasında  da Ankara Devlet  Opera ve Balesi’nden   sanatçılar çocuklar için operetlerden  bölümler  seslendirecekler.
Yemek sonrası ise hedef  Anadolu Medeniyetleri  Müzesi ve Ankara Kalesi.   
Akşam yemeği  de o bölgede  yenildikten sonra Ankara Büyük  Sahne de yine Ankara Devlet Opera ve Balesi’ nin  sahneye koyduğu bir opera izlenmek üzere hareket edip bitiminde de trenimize geri dönüp Haydarpaşa’ya doğru yola çıkacağız.
İşte bütün bunları yaptıktan sonra muhteşem bir gün geçirmiş olmanın, Ankara’yı,  Atamızı dolu dolu yaşamış olmanın verdiği hazla trene bindik.  Aslında çoluk çocuk hepimiz çok yorgun ama çok mutluyduk.
Çocuklar o yorgunlukla ve kompartımanda bir ranzada yatmanın getirdiği heyecanı daha fazla yaşamak hevesiyle olsa gerek uyumaya gittiler. Biz veliler de yemekli vagonda oturduk biraz.  O arada organizasyonda yer alan görevlilerden biri  sabah
06:00 da Geyve‘de yine mola verip kahvaltı edeceğimizi söyleyince bizler  “Çocuklar çok yorgun; sabah onları uyandırmak zor olur,doğrudan Haydarpaşa’ya gitsek daha iyi. “ dedik ve herkes uyumak üzere kompartımanına döndü.
Yorgunluk ve trenin beşik gibi sallamasını hesaba katarsanız derin bir uyku uyumaktaydık ki sabaha karşı koridordaki koşuşturma ve “çocukları uyandırın, hemen giyinelim” sesleriyle uyandım.  Kapıyı açıp görevliye “Hayırdır, ne oluyor, niye telaştasınız ?” dedim.
“Sormayın meğer Geyve Belediye Başkanı çocukların trenle geçeceğini duyunca dönüş sabahı da misafir ederiz çocukları demiş . Yine bir takım  askerle  çocukları Geyve İstasyonu’nda bekliyorlarmış, durmazsak çok  ayıp olur.  Çabuk giyinip hazır olmalarını sağlar mısınız “dedi.
Çabuk  hazırlayalım da çocuklar pestil gibi uyuyor. Onların uyanıp hazırlanmaları bir yana bizim hazırlanmamız bile çok zor... Hemen oğlumu uyandırdım bir yandan durumu anlatıp bir yandan giydirmeye çalıştım ama  anneler uykulu bir çocuğun hele tren yol alırken giydirilmesinin ne kadar zor olacağını tahmin ederler.  Başını sizin omzunuza dayar, bir patates çuvalıymışçasına tüm vücut ağırlığını size vererek  gözleri hafiifff  aralık  uyumaya devam eder. Siz de kumaştan yapılmış içi dolu yumuşacık  bir mankeni  giydirir gibi  onu giydirmeye çalışırsınız... Yani en azından benim oğlum öyle yapardı.
Panik haliyle koşturmalar devam ederken  görevlilerden biri  “İNMEKTEN VAZGEÇTİK ÇOCUKLAR HAZIR OLAMAYACAKLAR...   HAZIR OLANLAR PENCEREDEN EL SALLASINLAR... ” diye yüksek sesle çocukları ve bizi pencereden el sallamaya çağırdı. Hazır olanlar gözler uykulu da olsa pencerenin önünde yerini aldı. Gerçekten de pencereye geldiğimizde istasyondaki  Belediye Başkanı ve bir takım askerle karşı karşıyaydık... 
El salladıkkkk, el salladııkk ve geçiiiipp gittik Geyve’den. 
Evet çok ayıp olmuştu ama çok geç haberdar olunmuştu bu durumdan ya da görevliler bu ayrıntıyı atlamıştı.

Çocuklar aynı uykulu halleriyle ve  üzerlerindeki formalarıyla yataklara döndüler. Ben ve bir kaç veli yine yemekli vagona gittik. Masaya oturduğumuzda
“ Selamsız Bandosu adlı filmi izlemiş miydiniz ? “ diye ortaya sordum. Ne tesadüf  ki masadaki herkes izlemişti ve hepimiz gülmeye başladık.  

Zira, filmde Selamsız adlı kasabaya Cumhurbaşkanı gelecektir. Onlar da kasaba halkından oluşan bir bando kurup Cumhurbaşkanını beklerler. Elbette Cumhurbaşkanı  arabasından inip onlarla konuşacak işte o  anda da  onlar kasabaları için istedikleri tüm dertlerini anlatıvereceklerdir. Kırmızı halı sererek bekledikleri yol kenarında, karşıdan gelen , makam arabalarının oluşturduğu konvoyu görünce heyecanla çalmaya  başlar Selamsız Bandosu, beklerler ki Cumhurbaşkanı durup arabadan insin.
Ama o da ne ??  Araba durmaz.  Pencereleri perdeli, siyah resmi arabadan  elinde şapka tutan bir kol uzanmakta ve kendi yüzünü göstermeden sadece eliyle halkı selamlayarak  geçiiip gitmektedir beklenen kişi.
İşte biz de  Sevgili Şener Şen’in Selamsız Bandosu filminin son sahnesini birkez daha çekivermiştik oracıkta, farkında olmadan...

Nereden mi geldi bütün bunlar aklıma ?

Pera Müzesinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin 90.yıl dönümü anısına gerçekleştirdiği  “DÜŞLER, GERÇEKLER, İMGELER: MODERN TÜRK RESMİNDE CUMHURİYET İMGESİ “ sergisinden.
Özellikle de kendimi Nedim Günsür'ün Yeşil Tren tablosunun önünde bulduğumda...

 "Başta kararlılık, cesaret ve duru bir ahlak vardı.  Kendi ayakları üzerine kalkan Anadolu insanı
özgürlük duygusunu çelikleştirdi. Cumhuriyet'in yarattığı ilk imge bu insana aittir. Yeni evrenin ortasındadır o; saftır, yaratıcıdır, toprak kökenlidir.Cumhuriyet'in epik kuruluş imgesi Avni Arbaş'ta Mustafa Kemal'in iradesini,  Abidin Dino'da Kuvayyi Milliye ruhunu, Cihat Burak'ta tarihsel parodisini bulur.  Dönem idealist insanların, dört nala koşan atların, kağnı çeken mandaların kader birliğine tanıklık eder. "  diye söze başlamış serginin küratörü Ekrem Işın

Abidin Dino, Avni Arbaş, 
Nuri İyem, Nedim Günsür  gibi 21 sanatçının resimlerinin yer aldığı sergi 10 Kasım’da sona eriyor. Kuvayi Milliye yılları, köy yaşamı, göç, gecekondulaşma ve kentleşme...
Bence  tam da 29 Ekim’de gidin sergiyi gezmeye.  
Sanatçıların resimleriyle anlattıkları Cumhuriyeti, toplumun değişimini, sancılarını küratörünün yalın anlatımıyla orada, “O”  günde yaşayın.


Hatta sonrasında, Atatürk'ün her geldiğinde kaldığı 101 numaralı odaya ev sahipliği yapan Pera Palas'a da uğramaz mısınız, hazır buralara gelmişken ?





Sevgiyle ve Hep Sanatla Kalın.
G.D.





24 Eylül 2013 Salı

Eyvah! Yine mi Salça?


By G.D.
11.09.2013, Kıbrıs'a gitmek üzere Atatürk Hava Limanındayım.
Biraz önce pasaport kontrolünden geçerken elinde yaklaşık 10 kg.lık  salça kavanozuyla gelen  bir kadın polis  gördüm.
Arkasında da büyük ihtimalle salçanın sahibi. Gümrük kontrolünden geçen bavulların yanında bir 10 kg. lık kavanoz daha var; o da tarhana kavanozu. Kadın polis 

" Tarhanayı alabilirsiniz onda sorun yok ama
salça için benimle gelin lütfen " dedi arkasındaki bayana.

O zaman anladım ve gülümseyerek anımsadım "buraların ne salçası biteer, ne turşusu... " sözünü.

Birazdan okuyacaklarınız  2011 yılında; yine Atatürk Hava Limanında; yine Eylül ayında yaşanmıştı. Yazıyı uzun zaman önce yazdım ama sizlerle paylaşıp paylaşmama konusunda tereddütüm vardı; tereddütüm yazının içinde sizlere sanatla ilgili bir haber iletmiyor olmamdan kaynaklanıyordu.
Ancak, bugün hava limanında bir salça kavanozu daha görünce paylaşmaya karar verdim.

Keyifli okumalar :))))      
                                                                           Strasbourg 2011, By G.D. 
Birdenbire karar verdik; gidelim buradan, 4 günlüğüne de olsa kaçalım. Kimselere de söylemeyelim. Ruhumuza iyi gelen bir yer olsun . Yaz bitmeden güneş sırtımızı ısıtsın, etrafta çiçekler olsun, estetik ama samimi, basit bir yer ve de mümkünse kimsenin dilini anlamayalım ki takılmayalım konuşulanlara. Yani öyle bir boşluk olsun işte, ruhumuzu dinlendirecek. 
Hedef Strasbourg. İlk defa göreceğiz ama 3-4 gün için çok iyi bir karar olduğunu duymuşuz sağdan soldan.
Bu düşüncelerle küçücük bir bavulla hava alanına geldik; öyle küçük olsun ki kargoya bile vermeyelim, uçak iner inmez karışalım hayata. 
Ataturk Hava Limaninda gümrükten geçip Basel uçağına son bir kapı kalmışken bir bağırtı duyduk. Zayıf, minyon, sert suratlı, hani ben küçük gözükürüm ama tuttuğumu koparırım, yar etmem size buraları tarzında 55 yaş civarı bir kadın, canhıraş bağırıyordu polise.
Dedikleri Türkçe’ydi ama anlamakta zorlanıyorduk neler dediğini. Sonra, kalabalığın arasına karıştı söylenerek. Bitmemişti kavgası, sadece durduğu yeri değiştirdi kadın.
O sırada arkadaşımla kitaplardan, gazetecilerden, gazetelerden konuşuyorduk. “Ece Temelkuran hala Milliyet’te mi ben görmüyorum epeydir” dedi. Ben “Yok Milliyet’te de yazmıyor artık “ derken, birisi bize doğru eğilerek “Ne oluyor orada? O kadına ne olmuş? ” dedi .
O da ne? Bu soruyu soran Ece Temelkuran’ın ta kendisi.

Hani “keşke bir şey dileseymişim bak olacakmış işte, tüh kaçtı yaaa“ tarzında  bir durum.

- "Biz de bilmiyoruz ama biz de şimdi sizden bahsediyorduk Milliyet’te epeydir yok diye" dedik. 
- "Yok Haber Türk’teyim “ dedi ve haberin kaynağına doğru ilerledi.
Sonra da ya gazeteci olduğu için konuyu hemen anladı ve haber değeri bulamadı ya da uçağı kaçmak üzereydi, oradan hızla uzaklaştı. Sonradan anladım ki gazeteci olmak böyle bir şey. Bir haber mi var etrafta, bir şeyler mi kaçırıyorum, aman ha kaçmasın merakıyla sorulmuştu soru.
Ne tesadüftü ama ??
Evet, haberci için haber değeri hiç yoktu gerçekten bizim de sonradan anladığımız konunun ama yine de hayret ve ilgiyle izledik.
Minyon kadın ne dediği çok belli olmadan sadece "ne varmış sanki , ben onu ellerimle yaptım , milli servet bu " gibi lafları uçuşturuyordu havada. Polisler de inanılmaz bir sabırla ve hoş görüyle:
“Bak Ayşe teyzem olmaz.Kurallar böyle. İzin veremeyiz. İzin verirsek biz işimizden oluruz “ diyerek onu yatıştırmaya çalışsalar da minyon kadın kararlı; kesinlikle yatışmayacak, bağıracak, çırpınacak daha çok seyirci toplayacak, belki destekçi çıkar aralarından ümidiyle.
Konuyu anladık; konu aslında basit, ama işin içinde Türk insanı olunca zor.
Ayşe teyze -bu gerçekten minyon kadının adı mı yoksa polise göre her gurbetçi Ayşe teyze midir bilmiyorum - el bagajına koyduğu yaklaşık 5 kg. luk elleriyle yaptığı salçayı gurbetteki evine götürmek istiyor.  Ama kurallar buna izin vermiyor. Ayşe teyze de bu kuralı kabul etmiyor. Konu özetle budur.
Polisler yetmedi, amirler geldi. Amir, minyon kadını olay yerinden uzaklaştırdı . Pedagojide vardır böyle bir kural. Olay mekanından uzaklaşırsanız inatlaşma azalır, anlaşma zemini yaratabilirsiniz çocuklarınızla diye. Ondan mı yaptı bilmem? Zira Ayşe teyze “terrible two” dönemine girmiş bir çocuk gibi, benim dediğim diyor da başka bir şey demiyor.

Hazır Ayşe teyze uzaklaşmışken diğer polis salçayı aldı ve ilerideki çöp kutusuna attı. Ayşe teyze döndüğünde çantasında salça kavanozunu görmeyince gerçekten bir atmaca edasıyla ve sanki de salçam nerede olursa olsun ben kokusundan bulurum atikliğiyle bir seferde salçanın hangi çöp kutusunda olduğunu anlayıp, çöpten 5 kg.luk cam kavanozu aldığı gibi herkesin gözü önünde yere atıp parçaladı… SİZE YAR ETMEM !!!! Ya benim olacak ya hiç !!! 
Minyon kadın, sanki, kural nedeniyle değil de salçayı yemek istedikleri için ona vermeyen polislerle savaşıyordu. Hah işte sonunda da yedirtmedi.
En son kapıdan geçip bizi uçağa götürecek otobüse binmeden önce, bilet kontrolündeki kadın polise :
“Sizi tebrik ederim ne kadar sabırlısınız, ne kadar alttan aldınız, ama bu kadarı da fazla olmadı mı? Herkesi rahatsız etti saatlerdir, siz de bu kadar uğraşmak zorunda değilsiniz. Uçuşunu iptal ederiz falan deseydiniz, belki işe yarardı “ dedim.
Kadın polis o kadar sakin , o kadar bezmiş bir o kadar da bana hak verircesine, şimdi burada tutarsak, aman o salçanın ağırlığı hiç gitmez bırakın bir an önce şu uçağa binsinler de gökyüzünün bir noktasında kaybolsunlar, uçtukça hafifler, sakinleşir salçayı da unuturlar, dercesine cevap verdi : “Aman hanımefendi buraların ne salçası biteeer , ne turşusu."
Ne diyeyim kolay gelsin...
 
Yazının başında da söylediğim gibi bu olayı 22.9.2011 tarihinde Atatürk Hava Limanı’nda yaşadık.
                                                                                                             Helsinki, Porvoo, Tallinn 2012, By G.D
- Yine aynı arkadaşımla , yine 4 günlügüne, 2012 Temmuz ayında yola çıktık. Helsinki, Porvoo ve Tallinn için.

- Bu yılın programında Burgonya bölgesinde üzüm bağlarını dolaşmak var. Dün Lyon'a oradan da Beaune'a geldik. 4 gün buralardayız.

- Sevgili Ece Temelkuran da şu anda Birgün  gazetesinde yazıyor.

Gastronomi ve Mutfak Sanatlarından hareketle yine "Sevgiyle ve sanatla kalın " diyorum :))

G.D.